Popüler Yayınlar

3 Kasım 2007 Cumartesi

OSMANLI ŞENLİKLERİNDE GÖSTERİM ARAÇLARI (I.BÖLÜM)

(Sahne Dergisi Mayıs/Haziran 2007 - Polat İNANGÜL)
Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan padişah şenlikleri o dönemdeki Türk ve Anadolu toplum yaşayışının önemli bir bölümünü ortaya çıkarır. Çeşitli nedenlerle yapılan şenlikler her zaman halka açık olduğu için Avrupa şenliklerinde olduğu gibi yalnızca saray duvarları ile sınırlı kalmamış, aksine halkın büyük çaptaki katkıları ile gerçekleşmiştir. Organizasyonu, törenleri, ziyafetleri, kuralları, saygı töreleri ve anlayışıyla, gösterişi ve parlaklığıyla, armağanları, gönül almaları, konuk ağırlamakta ki erdemleri ve hukukuyla, eğlenceleri, sanat yapıtları ve sanatçılarıyla, bilimsel tartışmaları, geçit alayları ve edebi sohbetleriyle bu şenlikler Türk ve Osmanlı kültür tarihinin dikkatle incelenmesi gereken önemli olayların başında gelmektedir. Diğer yandan halk bu şenliklerde yalnızca seyirci değil, aynı zamanda katılımcı olarak ta bulunmaktaydı. Esnaf, meslek alanları, zanaatçı dernek ve loncaları ilgili çalışmalarını, yeteneklerini sergilerken, şenliğin havasına uygun oyunlar çıkarıyor, her meslek grubu hünerlerini gösteriyor ve geçit alaylarına katılıyorlardı. Ayrıca, şenliklere gelen yüzlerce oyuncu, sanatçı, güç göstericileri, hüner sahibi kişiler, hezarfenler, dervişler, ozanlar, yazarlar ve hattatlar yanı sıra, seyre gelmiş halk arasındaki hüner sahibi kişiler de gösterilere katkı da bulunuyorlardı. Bir yandan da bu şenlikler, yabancı ülkelerin dikkatini çekiyor ve buralardan da gözlemciler katılıyorlardı.

Bu şenliklerin gerçekleştirilmesinin birçok nedenleri vardı. Bayram şenlikleri dışında, bir şehzadenin ya da sultanın doğumu, sünnet ve evlenme düğünleri, ordunun sefere çıkması, bir savaşın zaferle sonuçlanması, bir yenilginin unutturulması ya da herhangi bir ülkeye gözdağı verilmesi bu nedenlerden biriydi. Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun şenlikler üzerine yaptığı çalışmada kırk sekizi önemli olmak üzere saptadığı toplam yetmiş dokuz saray şenliği vardır. Bunlardan en önemlileri, 1582 yılında yapılan III.Murat’ın oğlu III.Mehmet için yaptırdığı sünnet düğünü, 1675 yılında IV.Mehmet’in Edirne Şenliği (ki bu çifte düğün senliğidir. Burada şehzadeler II.Mustafa ve III.Ahmet’in sünnet şenliklerinin peşi sıra, kız kardeşi Hatice Sultan ile ikinci vezir Musahip Mustafa Paşa’nın düğün törenleri yapılmıştır) ve yine önemli şenliklerden biri olan 1720 yılında III.Ahmet’in yaptırdığı, kardeşi II.Mustafa’nın kızı Emetullah Sultan ile Musul valisi Sirke Osman Paşa’nın düğün şenlikleridir.

Bu şenliklerin düzeni, organizasyonu ve genel yönelişleri yaklaşık olarak birbirine benzer. Bir takım ayrıntılar da küçük değişikliklere rastlanmış olsa da teşrifat, gösterim biçimi, etkinlik sırası ve zamanı hiç değişmemiştir. Bu şenliklerin vazgeçilmez unsurları gösteri biçimleridir. Bu gösterilerde birbirinden farklı birçok gösterim araçlarına rastlamak olasıdır. Öyle ki bu gösterim araçları insanın kendisi olmasından başlayıp hayvan, meyve sebze, cam, çiçek, kumaş, çalgı aleti, mum, havai fişek, kukla v.b. gibi birbirinden çok farklı ve geniş bir yelpazeyi içerir. Elbette bu kadar geniş bir konu içerisinde birbirinden farklı materyalleri sistematik bir biçimde sıralamak mümkün değildir; ancak böylesi bir özet çalışmada yine de bu gösterim araçlarının birbirleri ile olan benzerlikleri ve farklılıklarını göz önünde bulundurarak temel bir sınıflandırma yapmak olasıdır.

A - GÖSTERİM ARACI İNSAN OLANLAR
1-Beceri Göstericileri
Şişebazlar, Çemberbazlar, Maymunbazlar, Keçibazlar,
Kuşbazlar, Akrobatlar, Kasebazlar, Ciritçiler,
Canbazlar, Tasbazlar, Şemşirbazlar, At binicileri
Kuzebazlar, Humarbazlar (Eşek), Sazendeler (Müzisyenler),

Diğer anlamıyla yetenek gösterisi danslarıdır. Bu dansçılar kullandıkları nesne ya da hayvanla sıradan insanın yapamayacağı oyunlar gösterirlerdi. Örneğin kasebazlar, parmaklarının ucunda tabakları döndürerek gösteri yapan, kâselerle oynayan kişilerdi ki, sadece "Alî ve Nâbî Sûrnâmeleri"nde isimleri geçmekte fakat yaptıkları gösterilerin nitelikleri anlatılmamaktadır: Üç deniz mâliki vü bir cân-bâz / Dahi dört kâse-bâz u su'bede-bâz /Takla-bâzân ile sûret-bâzân / Tâs-bâzân ile kâse-bâzân Dans ederken parmaklarının uçlarında çini tabakları fırıl fırıl döndürürdü, kâsebazlar… Sûrnâme-i Hümayun’da ise bunlar şöyle belirtiliyor: “Bâ'dehû rakkaslar ve çabuk-dest kâsebâzlar çini-I âfitabı hilâllerinde döne döne oynattılar. Türk biçimi dans ettiler”[1]… Aynı eserde 1582 Şenliği'ni görmüş bir Alman tanık anlatısının bir iki yerinde kasebazların ellerindeki tabakları önce parmaklarının, sonra ucu sivri değneklerin ucunda tutup, havaya attıklarını, elleri ve ağızları üzerinde yere düşüp kırmadan fırıl fırıl döndürürlerken aynı zamanda da dansettiklerini belirtmektedir. Şişebazlar, çemberbazlar, tasbazlar da benzeri gösterileri yapıyor ve kullandıkları nesnelerle ilgi çekici gösteriler yaratıyorlardı.

Şenliklerde ve günümüzde de sıkça duyduğumuz “baz” sözcüğü oyun, oynayan v.b. anlamlarına gelmektedir. Buradan da anlaşıldığı gibi akrobatlar ve yine beceri göstericilerinden olan canbazlar, "canıyla oynayan" kişileri kastetmektedirler. Yine Düğün Kitabı'nda (Surname-i Hümayun-1582) Nakkaş Osman ip canbazlarından şöyle bahseder; "İp canbazı, gelip geçen canbazların hepsinden üstündü. Gözlerini bağlayıp terazisiz, yüksekte olan ip üzerinde sanatını gösterdi. Sonra yine gözlerini bağlayıp perende attı.” [2] Vaktiyle İstanbul'da ip üstünde çeşitli marifetler sergileyen canbazlar da vardı. Bu sanatta pek ileri gitmiş olanlar sûr-ı hümâyunlarda, bayram günleri ve yaza rastlayan ramazanlarda belli yerlere ip kurarak yeteneklerini gösterirlerdi. canbazlar Der-saadet'te toplu halde Koca Mustafa Paşa Camii civarında bulunan "Cambaziye Mahallesi”nde oturur, semt meydanına ip kurar, birbirlerine hünerlerini öğretirlerdi. Bunların denge değneği (terazi veya mizan) kullananları olduğu gibi kullanmayanları da vardı. 1582 yılında ki III.Murad'ın, Şehzade Mehmet için düzenlediği ve 55 gün 55 gece sürmüş olan sünnet düğününde kimi, ayakları bağlı, ceketini ters çevrilmiş giyerek ip üstünde sıçrayıp dans eder; kimi, on kılıcın keskin yanını ayaklarına ve bedenine bağlayıp ip üzerinde takma tahta ayaklarla yürürdü. Aynı zamanda, At Meydanı'nda ki dikili taşlara tırmananlardan düşüp, ölenler olduğu için, padişah bu gösteriyi birkaç gün yasak etmek zorunda kalmıştı. Bu tırmanmayı bazen de araçlarla yaparlardı. Üç tane kayış veya zincir kullanan canbaz, önce dikili taşa sardığı ilk kuşağa basar, ortadakine tutunup, yukarıya bağlardı. Böylece ağır ağır dikili taşın tepesine tırmanırdı. Bir başka yöntem ise bir sicimi beş altı kez dikili taşa dolayıp bunları değnek yardımıyla yukarıya itmekti. Kanuni Sultan Süleyman'ın 1530 yılında çocuklarını sünnet ettirmek için At Meydanı'nda düzenlediği şenlikte hem direklere tırmanılmış, hem de iki dikili taş arasına gerilen ipler üzerinde canbazlar çeşitli gösteriler yapmışlardı. Akrobatlarda benzeri gösteriler yapmışlardır.

Hayvanlarla da çeşitli hünerler gösteriliyordu. Bunlardan eşekle gösteri yapanlara 'humarbaz' deniliyordu. Humarbazların kimi eşekle güreşirken, bir diğeri köpek gibi alıştırdığı eşeğiyle alana çıkıyor ve humarbaz bir yere kaçtığın da, eşek de arkasından koşuyor, üzerine sıçrıyor, güreş ediyor ve çeşitli oyunlar göstererek izleyiciyi eğlendiriyordu. Biniciler ve ciritçiler, at üzerinde hüner gösterirken maymunbaz ve keçibazlar hayvanları ile komik gösteriler yapıyorlardı.

2-Güç Göstericileri
Zurbazlar, Ayıbazlar, Pehlivanlar,
Perendebazlar Güreşçiler, Budingazileri (Deliler)

Bunlar genelde kas gücüne ve vücut esnekliğine dayalı gösterilerdi. Ağır nesneler kaldırır. Bir birleriyle güreşir. Ayı, köpek, v.b. gibi sıradan insanın çekineceği hayvanlarla dövüşür, akrobatik hareketler ve güç gösterisi yaparlardı. Aynı zamanda perendebazlar, akrobatlar, taklalar ve perendeler atarak çeşitli akrobatik gösteriler yapan bir nevi canbazlardı. Bunların vücutlarını istedikleri gibi büküp oynattıklarından, birbirlerinin üzerine çıkıp muhtelif akrobatik hareketler yaptıklarından söz edilirdi.

Şenliklerde yapılan güç gösterilerinden biri de Türklerin ata sporu olan güreşti. Güreş eski Türkler'in bayram görüntülerinden biriydi. Bu güreşçiler tekkelerde yaşar, antrenman yapar, gerektiğinde de gösteriye çıkarlardı. Yaptıkları oyunlar arasında "terskabza, içkabza, dışkabza, kesme, kesebent, şirazi, havayi, karabaş, zade sarma, Cezayir sarması, göndeden atma, kabak dikme, kertmen dikme, boğma, Türkice, Şirazi bölme, göğüs şakası, yanbaşı, serkelle, talut yendi, pişkabza" gibi oyunlar vardı. 1675 yılında yapılan şenliklerde güreş yarışmalarının yapılması da uzun bir geleneğin ürünüdür. Bu şenlik Edirne'de yapıldığı için "Kırkpınar"ı da hatırlatır. Pehlivanlar meydana gelince soyunuyor; elbiselerini bir yığın halinde kenara bıraktıktan sonra ikişer ikişer güreş tutuşuyorlardı. Vücutlarının üst kısmı çıplak oluyordu. Altlarına ise deriden büyük bir pantolon giyiyor, bütün vücutlarını yağlıyorlardı. Hepsi güçlü kuvvetli gençlerdi.

Güreşçilerin gösterilerinin yanı sıra deliler de bedenlerini yaralayarak gösteriler yapmışlardır. Türk şenliklerinde ilgi ile izlenen en önemli oyunlardan biri, acıya dayanıklılığı seyirlik bir hüner haline getiren, vücutlarının muhtelif yerlerine kılıçlar, bıçaklar, şişler sokarak veya çeşitli nedenlerle kendilerine eziyet ettirerek dayanıklılıklarını sergileyen delilerin kanlı gösterileriydi. Delilerin dini inançlarla da ilintili olduğu bilinirdi. Delilerden ve gönüllülerden, Rumeli'de bir askeri sınıf oluşturulduğu da söylenir. Bu nedenle kendilerine gerçekte öncülük, yol göstericilik anlamına gelen "delil" denilirken bunların en tehlikeli işlere gözlerini kırpmadan atlamaları sonucu halk arasında adları deli'ye dönüşmüştür. Ayrıca serhadlerden gelen gözüpek gazilere de "deli" denilirdi. Eğri palaları, kalkanları, bozdağanları vardı, başlarına sırtlan, pars gibi yırtıcı hayvanların postlarını koyarlardı. Giysileri de böyle postlardandı. Bunlar şenliklerde padişahın önünden geçerken bıçakları, baltaları, kargıları, bedenlerine sokarlardı. Bunların geçit alaylarındaki kanlı gösterilerinin özellikle yabancı tanıkların her zaman ilgisini çektiği, yazdıkları seyahatnamelerden ve gravürlerinden anlaşılır. 16.y.y.'da düzenlenen bir geçit alayında gösteriden önce Sultan, İstanbul'un dışından topladığı on bir bin kişiyi, tümü sanki savaşa gidecekmiş gibi tepeden tırnağa silahlarla donatmıştı. Bunlar da delilerdi ya da onlar gibi davranıyorlardı. Biri yüksek tahta ayaklar üzerinde yürür, biri bir kargıyı iki parmak eninde derisinin altından geçirir, bir başkası şakaklarının derisinin altına iki hançer sokardı. Böylelikle padişaha bağlılıklarını kanıtlar, eğer söz konusu bir şehzadenin sünnet düğünü ise, sünnet olacak çocuğa bu işin daha kanlısını yaparak moral verirlerdi. Kimi de kan kaybından oracıkta can verirdi. Böylece hem gözüpekliklerini ve sevinçlerini ispatlamış olur, hem de dolgun bir para almaya hak kazanırlardı. Deliler başka vesilelerle de geçit alaylarında yer alırlardı. Örneğin; 16 y.y.'da Türkiye'ye gelen bir İran elçisine gücünü ve görkemini göstermek için II.Murat böyle bir geçit alayı düzenlemişti.

3-Hayalciler
Hokkabazlar, Gözbağcılar, El Çabukluğu Yapanlar

Hokkabazlık; açıklaması güç, inanılmaz oyunlar gösteren, el çabukluğu gösterileri içinde en eskisi olan gözbağcılık (sihirbaz) sanatı olarak bilinir. Osmanlı’da, hokka oyunundan yola çıkılarak, bu gösterileri yapanlara hokkabaz denilirdi. Hokka oyununda tersine çevrilmiş üç hokka ve bir ufak top kullanılır; topun hangi hokkanın altında olduğunu tahmin edilirdi. Hokkabazlar, hokka oyunu dışında ayrıca mendillerle ortaya konan eşyayı kaybeder, mendili kaldırınca eşyayı tekrar ortaya çıkarır; çıplak teninin üzerine giydiği entarisinden, sepetler dolusu sahanlar çıkarır; paraları yok eder, değiştirir; boş tastan su dökmek gibi de hünerler gösterirlerdi. On beşinci yüzyılda Gelibolulu Alî hokkabazları şöyle anlatır: "Bunların bir fırkası dahi Hokkabazan, tutuş da ve kapış da cüsthîz olup alış da gûya ki sihirbazlardır.","Ve hokkabazlar ise boş hokkada mekr ü sihir ü efsundan terkib olunmuş ma'cun bünyaddır." 1582 Şenliği'ni anlattığı bir başka eserinde ise elleri, ayakları bağlı ve saçı sakalı olan bir adamın yine ağzı bağlı bir çuval içinde suya bırakıldığını, bir müddet sonra ise bu adamın traş olmuş ve eli ayağı çözülmüş bir şekilde çuvaldan çıktığını, bunun görülmeye değer bir manzara olduğunu, herkesin şaşkınlık içinde kaldığını, bunun bir nevi gözbağcılık olduğunu şöyle anlatır; “Baş açık bir yiğit terâş-âver / Nice günlük terâşı var ber-ser / Mû-be-mû her birin tecessüs idüp / Başınun kılların çeküp acıdup / Arayup nûresiyle usturasın / Yoklayup her yeriyle her yöresin / Gördiler tîg u nûre yok kat'â / Kıllarında 'ilâc nâ peydâ / Bâb-I şâhîden indi bir der-bân / Bend idüp dest ü pây-I şahsı 'ayân / Bir çuvalın içine koydı hemân / Agzını dikdi bahre kıldı revân / Bir zamân turdı âb içinde çuval / Ol harîfün olındı garkı hayâl / Ba'd-ez-ân çıkdı âbdan 'uryân / Ayağında elinde bend nihân / Hem sökülmiş turur dehân-I çuval / Kendi torlak ne saçı var ne sakal / Bunı herkes ta'accüb itdi dürüst / Ne cihetten söküldi bend nühust / Kim terâş eyledi bir anda serin / Bilmediler bu nüktenün eserin.[3]

Örneğin mührebaz, beyzabaz, yuvarlakbaz genel de bu tür yumurta, top gibi yuvarlak nesnelerle oyunlar gösterenlere verilen adlardır. Beyzâbaz yumurtalarla oyunlar yapanlara denir ki bunlar, yumurtaları çubuk üstünde oynatmak, seyircilere fark ettirmeden ellerine yumurta koymak tekrar bunları almak, arkalarını döndürüp yumurtlatmış gibi komik hareketler yapmak, yere düşürmeden yumurtalarla akrobatik hareketler yapmak gibi hünerler gösterirlerdi. Şu'bedebazlar arasında gözbağcılık ve hokkabazlıkla uğraşanlar da oldukça dikkat çekici beceriler ortaya koyarlardı. Bunların içinde son zamanlara kadar ulaşan bildiğimiz hokka oyunlarını gösterenler olduğu gibi, herkesin gözü önünde yanan bir bıçakla tütün doğrarken elini kesip parmaklarından kan akıtanlar ve hiçbir acı duymayanlar vardı. Elbette ki bu parmak kesme hikayesi gözbağcılıktan başka bir şey değildi.

4-Komikler
Curcunabazlar, Cüceler, Çengibazlar, Köçekler,
Soytarılar, Tulumcular Tavşan
Curcunabazlar, komik danslar, soytarılıklar ya da dans edenlerin taklitlerini yapan, şenliklerin en hareketli oyuncu kollarındandı. Kağıttan giysiler giyen, keçe külahlı, takkeli, kafaları hep traşlı, gülünç, abartılı "yüzlük" adı verilen maskeler takan gürültücü, kaba dansçılardı. Oyun alanına bağırıp çağırarak büyük bir vaveylayla çıkar, ellerindeki tencere, tava ve cezvelerle vurarak yaygara koparırlardı. Kimi çıngıraklarla, kimi de çalparalarla dans ederlerdi. Bunların "cin askeri" namıyla anıldıkları da rivayet edilmiştir. Daha sonraki zamanlarda Orta Oyunu'nda oyundan ayrı olarak en başta, gülünç giyimli oyuncuların yaptığı dansa da curcuna denildi. Ayrıca oyuncuların hepsi kağıt hırkalar, türlü türlü mukavva külahlar, kırmızı, yeşil, siyah giysiler giyip acayip kılıklara girerlerdi

Soytarılar, şenliklerde bir yandan dans edenleri gülünç bir biçimde taklit etmeye uğraşan komik kılık ve tavırlı oyunculardı. Bu soytarılar, gösteriler sırasında gözbağcılıktan korkup saklanır, oyunun hilesini çözmeye çalışır, kısaca seyirciyi güldürmek için ne gerekirse yaparlardı. Minyatürlerde bir de bu soytarı ve hokkabazların yanında çeşitli araç ve gereçleriyle tef çalgıcılarına, zilli maşa çalanlara rastlarız. Bunları hayvan oynatıcılarının yanında da görürüz. Hokkabazların bu güne kadar gelen en büyük özelliklerinden biri de yanlarındaki bu soytarı kılıklı yardımcıları, yardak veya yardakçılarıyla yaptıkları konuşmalar, söyleşmelerdir. Bunların çeşitli adları vardı: Mudhik, pusatçı, nekre, binevâ, maskara, curcunabaz, cin askeri, tulumcu vb. Karagöz'de de Beberuhi denilen cüce, sivri külahı ile bir bakıma soytarı ailesindendi. 18.y.y. çarşı resimlerinde gördüğümüz soytarıların giyimleri de üzerlerindeki çok renkli baklava biçiminde parçalardan oluşan yelekleriyle tıpatıp Arlecchino'nun giyimine benzerdi. Soytarılar siyasal taşlama da yapardı. 1582'de III.Mehmet adıyla tahta çıkan şehzadenin 52 gün 52 gece süren sünnet düğününde Osmanlılar, İran'la savaş durumuna girmişlerdi. Şenlik sırasında seyirciler arasında bulunan İran elçisi hakaretlere hedef olmuştu. Bu şenliklerle ilgili minyatürlerde soytarıların Safevî sarığını nasıl alaya aldıklarını görürüz. Bununla top gibi oynuyorlar, kıçlarının üstünde dengede tutuyorlardı. Bu şenliklerde maskeli soytarıları görenlerde pek çoktur. Osmanlı döneminde özellikle de saray, soytarılara özel bir yer verirdi. Sarayın ak ve kara cüceleri, padişahı ve çevresini eğlendirirdi. Soytarılar, esnaf loncalarının geçit alaylarında gösteriler yaparlar, ayrıca gelin alaylarının başında da giderlerdi.

Eski gösteri sanatçıları arasında köçek ve çengilerin ayrı bir yeri vardı. Çengi yalnızca kadın oyunculara verilen bir addı. Erkek oyuncularaysa köçek ve tavşan deniliyordu. Cinsel duyguları uyandırıp tatmin eden, özellikle bu iş için yetiştirilmiş yakışıklı, kadınsı tavırlı, genç erkekler ve oğlan çocuklarının oluşturduğu, müziğe ilgi duyan, güzel sesli ve güzel yüzlü köçek kolları bazen istek uyandıran kadın giysileriyle bazen de başka garip kılıklarda, ayartıcı bir biçimde raks ederler, seyredenleri oyunları, davranışları, kaş süzmeleri ile heyecandan heyecana düşürürlerdi. Bunlara özel bir biçimde meşkhanelerde müzik eğitimi verilir, makamlar ve ezgilerle yakınlık sağlanır, kendilerine raksın tüm incelik ve kurallarını öğretirlerdi. Köçekler erkek kılığına girip "zeybek", "kilci", "kalyoncu", gibi oyunlara da çıkarlardı. Tıpkı bir bale gösterimi gibi kimi kez bir konuyu dramatik bir biçimde canlandırırlardı. Kız gibi giyinmiş genç oğlanlar zevklerin türlü ayrıntılarını canlandırıyorlardı; hareketleri önce yumuşak ve ölçülüydü, gittikçe canlandı ve sonunda gözün bile izleyemeyeceği bir titremeye geçtiler. Gösterdikleri esneklik, çeviklik olağan üstü bir şeydi. Ancak uzun bir çalışmanın sonucunda elde edebilirdi."Köçekler kız gibi giyinir, saçlarını uzun bırakırlardı. oyun sırasında sırma işlemeli saçaklı ipek kumaştan bir fistan; toka, süslü ipek, sıçan dişi işlenmiş gömlek, onun üzerine som sırma ile işlenmiş kadife veya al çuhadan dilme, başlarında da hasır fes, üzerine ipek ve kıyıları sırma ile süslenmiş çevre giyerlerdi. Başları açık, saçları uzun, kırma kıvırcık bükülü, kokulu ve doğal olarak dağınık idi. Köçekler, parmaklarına pirinç zil takarlar, raks sırasında bunları müziğe uygun bir biçimde şakırdatırlardı.

Eski büyük eğlencelerin başlıca görevlilerinden olan tulumcular ya da diğer adıyla sakalar, gürültülü, patırtılı, kaba ve genellikle soytarılığa dayanan gösteriler yapan dansçılardı. Şenliklerde düzen bu 'tulumcu' denilen kolcular tarafından sağlanırdı. Tulumcuların "Cin Askeri" denilen yardımcıları da vardı. Tulumcular, mesirden keçe, külah, cebe, şalvar ya da siyah kırmızı deriden donlar giyerler, ellerinde bezir yağlı, keçi derisinden tulumlar bulunurdu. Bu tulumlar su ya da yağla şişirilirdi. Tulumcubaşı ise beyaz ya da sarı yaldızlı bir külah ve sarı yaldızlı bir cebe giyerdi. Elinde beyaz yaldızlı bir asa bulunurdu. Tulumcuların hem giysileri hem de tulumları yağa bulanmıştı. Seyirciler hem yağa bulanmış tulumu yememek, hem de üstlerini kirletmemek için kaçışırlardı. Tulumcular maskara yüzleri, maskeli ya da boyalı olarak soytarılara benzerlerdi. Kimi zamanda müstehcenliğe kaçan gösteri yaparlardı. Tulumcu ve saka, meydanın toz kalkmaması için sulanması, süpürülüp temizlenmesi ve en önemlisi de seyircileri, suratlarını asmadan, keyiflerini bozmadan şakalaşarak ve güldürücü hareketler yaparak oyun yerine sokmamak ve herhangi bir kargaşalıkta yağlı tulumlarıyla düzeni sağlamakla görevliydi. Tulumcular, kırk elli kişi birden meydana çıkarlar, ellerindeki yağlı tulumlarla taşkınlık yapan, düzeni bozan ve tatsızlık çıkaranları döver, baştan aşağı sular ya da yağa bularlar, halkın seyirlik oyunları rahat ve iyice seyretmesini sağlarlardı. Ancak bütün bu cezalandırmalar sirklerdeki palyaçolarınkine benzeyen komik hareketlerle yapıldığından, keyif kaçıracak yerde seyredenleri eğlendirirdi. (I. Bölüm Sonu)

Polat İNANGÜL
DE.Ü. Sahne Sanatları Doktorandı
[1] Nurhan Atasoy, Surname-İ Hümayun, Koçbank Yayınları-İstanbul–1997
[2] a.g.e s:35
[3] Gelibolulu Mustafa Ali Bey, Cami-ü’l Buhur der-Mecalis-i Sur (Eğlence Meclislerinin Toplandığı Yer) Tarih Vakfı Yayınları-Ankara, s:58

Hiç yorum yok: