Popüler Yayınlar

23 Kasım 2010 Salı

BİR ÇOCUK AĞLIYOR - MUWAMBA



KADİFEKALE OYUNCULARI

BİR ÇOCUK AĞLIYOR - MUWAMBA

(Çocuk Hakları Haftası İçin Özel Gösterim)

Yöneten : Polat İNANGÜL

11.Aralık.2010 Cumartesi saat: 14.00

EŞREFPAŞA (S.AKÇİÇEK) KÜLTÜR MERKEZİ - İZMİR

18 Kasım 2010 Perşembe

"İLAHİ CUMHURİYET" Kazım GÜÇLÜ


“Ben demiştim” demekten çok hoşlanmasam da, yaşananlar ister istemez insanı mecbur kılıyor böyle bir söyleme… Yaklaşık dört ay önce kaleme aldığım ÇAĞIN RUHU: PRİMUS INTER PARES başlıklı yazımda, konservatuarlar ve Devlet Tiyatroları’nın yetenek sınavı adı altında yapılan uygulamalı sınavlarında yaşanan şaibelerden bahsetmiş, “hepiniz eşitsiniz” yalanının, biz eşitler arasında birincilerimiz olduğunu fark ettiğimizde ne kadar örseleyici bir hal aldığını yazmıştım.


Geçtiğimiz hafta Devlet Tiyatroları yıllardır beklenen Stajyer Sanatçı sınavını yaptı. 419 aday arasından yedeklerle birlikte 86 kişiyi seçtiler kadrolarına. Konservatuar mezunu bir tiyatrocu olarak, yıllardır beklediğim bu sınava girip girmeme konusunda uzun uzun düşündüm ve sonunda Ankara yollarına düşmeme kararı aldım. Çünkü sınava giren öyle isimler vardı ki, onların “birincilerimiz” olduğunu tahmin etmek için kahin olmak gerekmiyordu.


Babalar ve Oğullar


“Eşitler arasında birinci” demek olan primus inter pares, çağın ruhu olarak hayat bulmaya devam ediyordu. Geçen hafta nihayetlenen sınavdan sonra, söylentiler aldı yürüdü yine. Tüm bu söylentilerin üstüne 4 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfası alışık olmadığımız bir haberi gözümüze gözümüze sokuşturdu… Akrabaların toplaştığı düğün evine dönüşmeye ramak kalmış bu kurum ve sınavıyla ilgili Selda Güneysu’nun haberi, derin “analizlere” ve yoruma sahipti aynı zamanda. “Sınavda torpil döndü” iddialarına meydan vermemek adına her adayın performansının kameraya kaydedildiğini baştan belirten Güneysu, sözü dönüp dolaştırıp Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürü’nün oğlu Doruk Nalbantoğlu’na getiriyordu. Küçük Nalbantoğlu’nun meziyetleri bir bir sayılarak, sınavı kazanmasının haklı gerekçeleri sıralanmaya çalışılıyordu.


“Nalbantoğlu sınav jürisinden tam puana yakın puan aldı.” (Meziyet sıralanacak ya, “tam puana yakın puan” kavramını icat ediyor Güneysu farkına varmadan!)


“Ankaralı tiyatro izleyicisi de Doruk Nalbantoğlu’nu yakından tanıyor.”


“Nalbantoğlu, tiyatro oyuncusu Erdal Beşikçioğlu’nun kurduğu Ankara Dip Sahne’de geçen sezon sahnelenen “Mojo” adlı oyundaki başarılı performansıyla adından sıkça söz ettirmişti.” (Görüldüğü gibi yalnızca Dip Sahne demek yetmiyor, popüler bir figür olan Beşikçioğlu, namı diğer sıra dışı polis Behzat Ç. de, nedenleri güçlendirici bir unsura dönüştürülüyor.)


“Televizyon dizilerinden de izleyicilerin yakından tanıdığı eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın kızı Gerçek Sağlar ise yedeklere kaldı.” (Küçük Nalbantoğlu için bundan daha iyi güçlendirici bir unsur olamaz. Kamuoyunun zihninde “baksana koca bakanın kızı bile yedeğe kalmış” düşüncesi oluşturularak, sınavın Nalbantoğlu’nun kazanmasıyla adil bir niteliğe kavuştuğu inancı yaratılmaya çalışılıyor sanırım. Oysa o kamuoyu şunun farkında olmalı, bu yedek diye tarif edilenler de kısa bir süre sonra kurum personeline dönüşecek.)


Cumhuriyet, devlet yetkililerinin yakınları adına yetkilerini kullanmaları durumuna yönelik işleyen genel tavrı, ters yüz ediyor. Babası kurum müdürü olan “oğul”un kuruma uygulamalı bir sınavla alınması (uygulamalı sınavların öznel değerlendirmeler içerdiğini bilmeyeniniz yoktur sanırım) nasıl kabul edilebilir kılınır, onun yolunu yordamını arıyor. Biraz daha zorlasa küçük Nalbantoğlu bir fenomene dönüşecek neredeyse… (Bu baba-oğul ilişkisinin meyveleri başka bir bakanlık veya genel müdürlükte toplansaydı, görürdünüz siz Cumhuriyet’in feveranını!..)


İlahi Cumhuriyet, bu kadar “kefarete” ne lüzum vardı ki!.. Birilerinin kefaretini ödeme çabasına girerken, Anadolu’nun dört bir yanında tiyatro yapmaya çalışan 333 kaybetmiş mazlumu acıttığının farkında bile değilsin, yazık sana!.. Sırada bu sahipsizlerin, babasız yetimlerin, umudu duvara toslamışların kefareti var, bilesin!..


Bu yazı, sınava hepimiz eşitiz inancıyla girip kaybetmiş mazlumlara armağan olsun!.. Ne mutlu tiyatroyu hala sevene!..


HAMİŞ: 45 yıllık Cumhuriyet okuru olan bir babanın oğlu ve yaşadığı ahlakı savunabilen bir tiyatrocu olmam hasebiyle, bu yazıyı kaleme almayı görev bildim!..


Kazım GÜÇLÜ - http://www.meydangazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=94&ArticleID=5454

27 Ekim 2010 Çarşamba

LE MERLAN: ÇELİŞKİLER ORTASINDA BİR HALK TİYATROSU

(Sahne Dergisi Eylül-Ekim 2010 Sayısı - Polat İNANGÜL)
Mayıs ayı içerisinde, İzmir’de risk altındaki bölgelerde yaptığımız, üst başlıkta “göç ve entegrasyon”, alt başlıkta “entegrasyonda sanatın önemi” konulu bir çalışma için gitmiştik Fransa’ya. Le Merlan Tiyatrosu ile tanışmamız bu şekilde oldu. Fransa’da göçün en yoğun olduğu bölge Marsilya… Öyle ki burada Fransız nüfus göçmenlerden çok daha az. İronik bir yaklaşımla, Fransızlar burada azınlıkta demek hiç de yanlış olmaz. Ancak göçmenlerin çoğu Fransız vatandaşlığını almış durumda.
Çoğunlukla Kuzey Afrika’dan göç alan bu bölgede az sayıda Türkler, Araplar ve Doğu Avrupalılarda da var. Ancak asıl belirleyici olan Mağrip ülkeleri. Bu açıdan Marsilya kozmopolit bir kültüre sahip. Bu özelliği nedeniyle Fransız hükümetlerinin sürekli ihmal ettiği bir bölge olarak kalmış. Marsilya’da halk arasında şöyle bir söylem dolaşıyor: “Fransa Marsilya’ya sırtını dönmüştür”. Kenti gezdikçe bu söyleme daha çok inanmaya başladık. Her yerde kuralsızlığın işlediği, her mesleğin mafyasının olması, caddelerin pisliği ve sokak terörünün sıkça yaşandığı bir kent Marsilya… Buna rağmen denizin, coğrafyanın, tarihin, sanatın ve farklı kültürel zenginlikleri bir arada olduğu, bir o kadar da güzel bir şehir. İşte tüm bu çelişkiler içinde var olan bir tiyatro, Le Marlen Tiyatrosu.

Tiyatro ismini bulunduğu Le Marlen bölgesinden almış. Le Marlen semtini 1960’lı yıllarda yoksul Fransızların ve göçmenlerin yaşadığı sosyal konutlar sarmış. Marsilya’da sosyal konut açısından en yoğun bölge burası… Bu açıdan alt yapı sorununun sıkça yaşandığı bir bölgeymiş. 1960’lı yılların ortasında bölge halkı yükselen toplumsal muhalefetle birlikte haklarını aramaya başlamışlar ve içinde bölgenin sosyal ve kültürel gereksinimlerini karşılayabilecek bir sosyal merkez istemişler. Mücadeleleri sonucunda 1976 yılında bu isteklerini elde etmişler. Bu merkezde tiyatro ilk amaçlar arasında yokmuş. Daha sonra çok amaçlı salon tiyatroya dönüştürülmüş.Le Merlan Tiyatrosu’nun bulunduğu bu kültür merkezi, hala sosyal konutların yoğun olduğu bir bölgede bulunuyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi 1976 yılında kurulan belediyeye ait çok amaçlı kültür merkezi halinde ki yapıda, bugün tiyatronun yanı sıra kütüphane, alışveriş merkezi, karakol ve sosyal etkinlik merkezi bulunuyor. Yaklaşık 10 yıl önce iki tiyatro sanatçısının, belediyeye bu merkezde tiyatro kurulması için başvurması sonucu, durum yetkililerce olumlu karşılanarak Le Merlan Tiyatrosu kurulmuş. Sahnelenen tiyatro oyunlarının yanısıra bu merkezde tiyatro ve drama kursları da veriliyor. Kendine ait bir sahnesi olan tiyatroda profesyonel ve yarı profesyonel oyuncuların yanında kursiyerlerde görev alıyor. Oyunlar ücretli olarak oynanıyor. Ancak bilet ücretleri gelir düzeyine ve sosyal statüye göre belirleniyor. 20 ile 3 avro arasında fiyatlar değişebiliyor.
Tiyatronun bu bölgede ilk başlarda kabullenilmesinin zor olduğunu söylüyorlar. Çünkü tiyatronun çevresi göçle gelen ve ekonomik düzeyi düşük olan ailelerle çevrili. Aynı zamanda tiyatro geleneği olmayan göçmen bir halk… O yüzden bir süre ilgisizlikle karşılaşmışlar fakat daha sonra doğru ve uyumlu projeler yaparak halkın ilgisini çekmeyi başarmışlar. Amaç tiyatro sanatını icra etmenin yanında, sosyal açıdan “risk altında”ki bölge gençlerinin genelde sanata, özelde tiyatroya ilgilerinin çekilmesi. 11-25 yaş arasında ki genç ve çocuklarla çalışıyorlar. Böylece sanat sayesinde yeni kuşağın sosyalleşmesini sağlamak ve suç içerebilecek olumsuz örneklere yönelebilecek enerjilerini tiyatro sayesinde olumlu bir yönde sağaltmalarını sağlamak için çaba sarfediyorlar. Bu anlamda kültürel faaliyetleri araç olarak kullanıyorlar ve her türlü izleyiciye hitap etmek zorundayız diyorlar. Le Marlen’li tiyatrocular: Tiyatro izleyicisi olmak bir gelenektir diyorlar ve bu kültürü yerleştirmeye çalıştıklarını söylüyorlar. Tüm bunların yanı sıra kuramsal çalışmalarda yapıyorlar. Şu sıralarda kentin her alanında oyunlar düzenleyerek (park, sokak, sahil v.s.) tiyatro binasını sorguluyorlar…

Le Merlan Tiyatrosu sanatçıları, Aynı zamanda turne tiyatrolarına da ev sahipliği yapıyorlar. Bu güne kadar yaptıkları çalışmalardan dolayı, Fransa genelinde bir tür unvan olan “ulusal sahne” niteliği unvanı kazanmışlar. Bu unvan onlara Fransız yasalarına göre, daha kolay finans sağlanmasına yol açıyor. Sonuç olarak Le Merlan Tiyatrosu bizlere, sanatın her alanda vazgeçilmezliğini ve hangi kültürden, ırktan, dinden, olursa olsun, toplumun ortak paydası olduğunu bir kez daha anımsatıyor.
Polat İNANGÜL