Popüler Yayınlar

12 Kasım 2008 Çarşamba

2008 - 09 Sezonu Yeni Oyunumuz

"ŞU ÇILGIN TÜRKLER"

KADİFEKALE OYUNCULARI


Yazan: Turgut ÖZAKMAN

Yöneten: Polat İNANGÜL

19.Kasım.2008 Saat:19.00

Eşrefpaşa (Selahattin Akçiçek) Kültür Merkezi - İZMİR

8 Ekim 2008 Çarşamba

...yalandır cennet, yalandır cehennem,
iyi uykular metin hocam...

6 Eylül 2008 Cumartesi

ALİ BAŞPINAR KANSERE YENİK DÜŞTÜ

12 Mart döneminde yargılandığı THKP-C Dev Genç davası sonrasında, oniki yılı aşkın bir süre cezaevinde kalan ve TÖB-DER kurucularından olan Ali Başpınar, tedavi gördüğü Hacettepe hastanesinde yaşamını yitirdi. Ali Başpınar'ın vefatı üzerine ÖDP tarafından yapılan açıklamada, "ömrünü devrim ve sosyalizm mücadelesine adamış Ali Başpınar'ı kaybettik. Ailesine ve yoldaşlarına başsağlığı dileriz" denildi.
"Ali Butto" hep mücadele etti!
Ali Başpınar, 12 Eylül darbesinin ardından yaralı halde yakalanarak, Ankara Devrimci Yol davasında Merkez Komite üyesi olduğu iddiasıyla yargılandı. 1991 yılına kadar cezaevinde kalan, "Ali Butto" adıyla da tanınan Ali Başpınar, 1994 yılından beri kanser tedavisi görüyordu. Ali Başpınar'ın bugün saat 09:00'da Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nden alınarak Çankaya Belediyesi otopark alanında yapılacak törenin ardından, Çankırı Çerkeş'e götürülerek defnedilecek.

FAŞİZME DİRENMENİN ONURU
Yaşamı boyunca devrimci kişiliğinden taviz vermeyen, işkencelere, hastalıklara karşı onurlu bir şekilde direnen Başpınar’ın kaybı yurt genelinde büyük üzüntü yarattı. Arkadaşları arasında "Butto" ismiyle tanınan Ali Başpınar, Devrimci Yol ana davasında yaptığı savunmada, "Halkımızın yanında emperyalizme, faşizme karşı mücadele etmenin gururu ve onurunu yaşıyorum. Dünyanın hiçbir ülkesinde faşizme karşı direnenler teröristlikle suçlanamaz" demişti.


ZOR BİR YAŞAM
1949 yılında Rize Çamlıhemşin’de doğan Ali Başpınar, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu"nu bitirdi. 12 Mart döneminde devrimci eylemlere katıldığı gerekçesiyle tutuklandı, 2 yıl cezaevinde yattı. Cezaevi çıkışında devrimci öğretmen grubunun lider kadrosu arasında yer aldı.
TÖB-DER’in kurucularından olan Ali Başpınar, bu derneğin Ankara Şube Başkanlığı"nı da yaptı. 12 Eylül döneminde Ankara Devrimci Yol davasında Merkez Komite Üyesi olduğu iddiası ile yargılandı, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 11 yıl cezaevinde kaldı. 1991 yılında serbest bırakıldı. 1994 yılında kanser teşhisi konan Başpınar, o tarihten bu yana tedavi görüyordu.


(Kaynak: Birgün Gazetesi)

31 Temmuz 2008 Perşembe

"BELLİ RENKLERİYLE TÜRKİYE"


Bütün Renkleriyle Türkiye başlığı ile çalışan Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye Organizasyonu Yazarlar Komitesi, kendine özgü bir renge sahip olan yazar-eleştirmen Coşkun Büktel'i elemiş.

Eğer amaç gerçekten “Bütün Renkleriyle Türkiye” ise o skalada Coşkun Büktel'de bulunmalıydı. Ancak elenmiş, engellenmiş…

Sanıyorum ki bu engelleme düzeysiz polemiklere alet olması ile açıklanıyor fakat bu onunla açıklanacak bir durum değildir. Sivri dilli olmasından çekinilmiş ve gerçekleri açıklayabileceğinden korkularak engellenmiştir. Bir sanat insanı ürettikleri ile vardır. Büktel, nitelikli oyunları ve eleştirileri ile kendini kanıtlamış bir yazar-eleştirmendir. Ancak bu kadar nitelikli üretimleri ve özgün tarza sahip olan bir yazarın, kim olduğu belli olmayan kaçak dövüşen bir düşmanla yaşadığı polemik onun bu değerini azaltamaz. Eğer Büktel’in ürettiklerini göremeyip -ya da okumayıp- bir polemiği bahane ederek, onun gerçekleri söylemesinden çekinilerek engellendi ise Türkiyeli bir tiyatro emekçisi olarak bu eleme ve engellemeyi kınıyorum.

DE.Ü Sahne Sanatları Doktorandı
Polat İNANGÜL

23 Temmuz 2008 Çarşamba

BİR ÇINAR DAHA DEVRİLDİ


Filmleri ve oyunları ile büyüdüğümüz değerli oyuncu Suna Pekuysal yaşamını yitirdi...

Yarın (24.07.08) İstanbul’da toprağa verilecek sanatçı Pekuysal için ilk veda töreni Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde düzenlenecek.

Pekuysal’ın cenazesi, Ataköy 5. Kısım Camii’nde öğle namazının ardından Mevlanakapı Mezarlığı’a defnedilecek.

Tüm tiyatro ve sanat camiasının başı sağolsun!

Hayatı ve Sanatı:

Asıl adı Suna Belener olan Suna Pekuysal, 24 Ekim 1933 yılında İstanbul'da doğdu. Pekuysal, İstanbul Belediye Konservatuvarı Şan ve Bale Bölümü'nde öğrenim görürken, 1949 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun çocuk bölümünde Kadri Ögelman'ın "Artist Aranıyor" adlı oyunuyla ilk kez sahneye çıktı. Aradan üç yıl geçtikten sonra, 1952 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu dram bölümü kadrosuna geçti. 1964 yılında tiyatro sanatçısı Ergun Köknar ile evlendi. Bir erkek çocuk sahibi olan pekuysal, tiyatronun yanı sıra televizyon ve sinema filmlerinde de rol aldı.1984 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlanan, Cemal Reşit Rey’in bestelerini yaptığı ve Haldun Dormen’in sahnelediği "Lüküs Hayat" operetindeki rolünü Zihni Göktay ile birlikte 14 yıl süreyle aralıksız oynadı. Büyük bir başarı kazanan ve yediden yetmişe her yaştan seyirciye hitap eden “Lüküs Hayat” ile özdeşleşerek anılan adı her zaman Türk tiyatrosunun en iyileri arasında yer aldı. Sanatçı, 1979 yalında Fakir Baykurt'un uyarlaması olan "Tırpan" daki rolüyle 1980 Avni Dilligil ve Ulvi Uraz ödüllerini, "Lüküs Hayat"taki rolüyle de 1986 Sanat Kurumu ve 1987 İsmail Dümbüllü ödüllerini kazandı.Birçok televizyon reklam ve dizilerinde, müzikallerde görev alan Pekuysal, 24 Ekim 1998 yılında Şehir Tiyatroları’ndan emekli oldu. Yarım asırdan fazla süredir devam eden sanat yaşamı boyunca 250’den fazla oyunda, 100’e yakın da sinema filminde rol aldı. ”Sanatçının emeklisi olmaz” ve ”Sahnede ölmek istiyorum!” sözleriyle tiyatroya ve sanata olan sevgisini belirten sanatçı, Dün (22 Temmuz 2008) tarihinde kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti…

21 Temmuz 2008 Pazartesi

JANE BOWLES’IN “IN THE SUMMER HOUSE” ADLI OYUNUNA BİR ÖN BAKIŞ

(Yom Sanat, Sayı:16, Ocak-2004 - Polat İNANGÜL)
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan Tiyatrosu’a baktığımızda, sosyal politik ve ahlak içerikli konuların gittikçe arttığını görürüz. Bu nedenden kaynaklı Broadway Tiyatroları İkinci Dünya Savaşı sonrasından bu zamana kadar geçen süreç içerisinde varmak istedikleri hedefe ulaşmışlardır demek çok yanlış olmasa gerek. Savaşın bitiminden 1960’lı yılların başına kadar geçen süre, Broadway Tiyatroları’nın zirvede olduğu yıllardır. Bu süreç aynı zamanda Amerikan Tiyartrosu’nun altın çağı olarak da bilinir; bu dönemlerde tiyatronun yazın alanındaki psikolojik ve sosyolojik çözümlemelerine girilmiş ve başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Oyunların akışı ve bu akış sonunda temaları, gerçekçi-doğalcı bir anlayışla verilmiştir. Güvensizlik, başarısızlık, yalnızlık gibi insanın yaşamını etkileyen negatif değerlerin konu alınması seyirciyi, bunların tek tek bireylerin değil, aksine tüm toplumun sorunu olduğunu anlatır. Bu dönem tiyatro yazarlarının tema olarak seçtikleri konuların başında ise aile içi ilişkiler, bireyi ilgilendiren psikolojik sorunlar, bireyin sevinçleri, üzüntüleri vs. gibi konular vardır. Dönem yazarları bu gibi konuları çağdaş ve realist bir anlayışla ele almışlardır.

Bu bağlamda Jane Bowles’e baktığımızda onu 1940’lı yılların yazarları arasında görmek mümkündür. 1917’de New York’da doğmuş olan Bowles, fazla sayıda esere sahip değildir ancak bugün baktığımızda her eseri dönemine damgasını vurmuştur. Tek romanı olan Two Serious Ladies’i 1943’de yayınlamış aynı yıl In The Summer House’ı yazmaya başlamıştır (bu oyun Jane Bowles’ın tek uzun oyunudur) fakat oyunun önemi 10 yıl sonra anlaşılmış ve ilk kez 1953’te Broadway’de sahneye konulmuştur. Metni önemli kılan özellik ise Amerikan Tiyatrosu Altın Çağı’nın ilk ve belirgin örneklerinden biri olmasıdır. Oyunun konusu ise kısaca şöyledir:

Gertrud pansiyon işleten dul bir kadındır. Tek kızı olan Molly ile birlikte yaşar. Burası yüksekçe bir balkonu olan asmalarla kaplı yazlık bir evdir. Molly sürekli eve kapanır ve çizgi roman okuyarak vakit geçirir. Gertrude kızının bu kadar eve bağlanmasından çekinir ve bunun aralarındaki bağlılığa zarar vermesinden korkar. Daha sonra oyuna Vivian karakteri eklenir. Vivian onbeş yaşında özgürlüğüne düşkün bir genç kızdır ve annesini terk ederek pansiyona gelir yerleşir. Öte yandan Gertrude ile Vivian gittikçe yakınlaşmaya başlarlar bir süre sonra ise tıpkı “anne-kız” gibi olurlar. Molly ise bu durumu kıskanır. Daha sonra bir kayalık gezisi sırasında Vivian kayalıklardan düşer. Diğer yandan yazarın adını oyuna verdiği yazlık eve Gertrude, Molly’nin aksine daha fazla dayanamamaktadır. Komşularının bir yakını olan ve Meksika’da yaşayan Mr. Solares’in evlilik teklifini kabul eder. Bu arada diğer komşuları Lionel’de Molly ile evlenmek istediğini söyler. Üçüncü sahne çifte düğün görüntüsü ile başlar. Bu gün Gertrude için mutlu bir gündür; yazlık evden kurtulup Meksika’ya yerleşecektir oysa Molly için kötü bir gündür çünkü annesi gittikten sonra yalnız kalmamak için evlilik teklifini kabul etmiştir. Sonradan görürüz ki Gertrude Meksika da mutlu olamamış ve geri dönmüştür. Ancak Molly’yi eski Molly olarak bulamaz. Molly artık özgüvenini kazanmış ve güçlü bir karakter olmuştur. Gertrude Molly ile birlikte yazlık evde eski günlerine dönmek ister. Oysa Molly Lionel ile yazlık evi terk edip başka bir yere yerleşmeye karar vermiştir bile… Gertrude’un tüm çabalarına rağmen onunla kalmaz ve Lionel ile birlikte gider…

Oyunda dikkatimizi çeken ilk şey birbirine zıt iki alanın ustalıkla kullanılmasıdır. Bir tarafta (I.Perdede) geniş yeşillikler, çiçekler içinde bir bahçe ve uçsuz bucaksız deniz kenarındaki sahil sahnesi ile diğer tarafta ikinci perdede kapalı az ışıklı basık bir oda… Burada Molly karakterine baktığımızda geniş ve güzel rahat bir ortamda sıkıntı ve baskı içindeki zayıf ve güçsüz Molly’i görürüz. Oysa ikinci perdede basık, daracık odadaki Molly, çok daha özgür, kendine güvenli ve ayakları yere basan bir karakterdir. Burada yazar bize şunu anlatmaktadır: Özgürlük insanın beynindedir. Dış mekanın açık ya da kapalı olması önemli değildir. Önemli olan insanın düşüncesinde özgür ve kendine güvenli olmasıdır. Diğer yandan oyun akışı içerisinde Molly’de büyük bir değişim görürüz. Annesinin gitmesi (Gertrude’un evlenmesi) onda “ritüel” benzeri bir niteliksel değişim yaratmıştır ve daha önce zayıf kişilikli olan Molly, Gertrude gittikten sonra kendi ayakları üzerinde durabilecek bir kişi olmuştur. Ayrıca Molly’nin sosyal çevresini bir ana rahmi gibi algılamak olasıdır. Molly, güçsüzlüğünden kaynaklı olarak ana rahmini terk etmek istemez: Bu durumu onun şu sözlerinden anlamak mümkündür: “…farklı olan hiçbir şey istemiyorum…” (sf 430)

Oyundaki bir diğer genç kız karakteri ise Vivian’dır. Vivian tam anlamıyla Molly’nin tersidir. Mrs. Comstable’i (annesi) terk etmiş ve daha onbeş yaşında olmasına karşın evden ayrılmış, özgürlük aşığı bir genç kızdır. Birinci perdede ikinci sahnenin sonunda ise Vivian kaybolur. Oyunun sonunda onun kayalardan düştüğünü öğreniriz. Gerçekten düştü mü? Molly mi attı? Yoksa kendisi mi kaçtı? Bunların hiçbirini bilemeyiz. Yazar bu konuda bir açıklık getirmemiştir. Muhtemelen de bu yazar tarafından bilinçli yapılmıştır. Çünkü önemli olan Vivian’ın nasıl kaybolduğu değil, sadece “kaybolduğudur”. Üçüncü sahnede artık Molly annesi gittikten ve Lionel ile evlendikten sonra büyük bir değişim yaşamış ve Vivian’daki kendine güven ve güç Molly karakterine yüklenmiştir. Böylece Vivian karakteri işlevsiz kalmıştır ve yazar da onu devreden çıkarmıştır. Diğer yandan Mrs.Constable “…benim kızım olağanüstü canlı…”(sf 423) derken sanki Vivian karakterinin II.Sahneden sonra sözcüğün tam anlamıyla, tamamen cansızlaşmasına bir tersinleme yapmaktadır.

Gertrude karakterine baktığımızda ise sorunlu bir çocukluk geçirdiğini her ne kadar “Babam beni daha çok seviyordu” dese de alt metinde sürekli kız kardeşini kıskandığını görüyoruz:

gertrude: “…ne zaman bir kadının delirdiğini düşünsem, onun saçlarının ne kızıl, ne sarı ama siyah olduğunu düşünürüm…tıpkı onun gibi…”
Molly: Daha önce deliren kadınları hiç düşünmemiştim” (sf 414)

Gertrude bu sözleriyle sanki hep nefret ettiği kız kardeşinin öcünü kızı Molly’den çıkarmaktadır. Aynı zamanda Gertrude’un “…her şeyden nefret ediyorum, hiçbir şeyden hoşlanmıyorum…” (sf. 455) sözleri ile her ne kadar güçlü görünse de oyunun sonunda Molly’i elde etmek için her şeyi göze aldığını görüyoruz. Aslında o göründüğü gibi güçlü değil, aksine “güçlü görünmüştür”. Çünkü o, Molly gibi değer verdiği bir şeyin kaybına katlanabilecek bir karakter değildir. Bunu da kendi öz kızını bile cinayetle suçlamaktan çekinmeyeceğini söylemesinden çıkarırız.

Lionel karakterine baktığımızda çok boyutlu çizilmediğini görürüz. Onu ancak Molly ile konuştuğu sahnelerden çözümlemek mümkündür. Lionel bir sahnede: “…genellikle fikirlerimi konuştuğum kişiyi tekrar görmeyi sevmem…” (sf 429) der. Oysa Molly ile fikirlerini konuşmuş, bırakın onunla görüşmeyi üstelik evlenmiştir. Bu durumu bir tersinleme ya da yazarın bir zaafı olarak yorumlanması olasıdır. Çünkü Lionel karakteri tek tipli çizildiğinden bu konuda kesin bir yargıya varmak yanlış olur.

Oyuna bir başka açıdan bakıldığında oyun üç anne-kız ilişkisini gösterir. Bunlar, Molly ve Gertrude, Vivian ve Mrs.Constable, Mrs.Lopez ve Frederica’dır fakat diğer iki anne kız ilişkisi – özellikle de- Mrs.Lopez ile Fredirica çok zayıf çizildiğinden oyuna sadece anne-kız ilişkisi açısından yaklaşmak da pek sağlıklı olmayacaktır. Çünkü asıl ele alınan Molly ve Gertrude çatışmasıdır. Bu anlamda “kişisel erk” boyutunda cinsiyetten arındırıp incelemek daha evrensel ve daha geniş boyutlu bir bakış açısı sağlar. Bir diğer nokta ise yazarın konuşmaların sonunda sözcükleri eksik bırakması gerçekçi akımın bir özelliği olduğu kadar sanki konuşmanın gerisini de izleyicinin -ya da okuyucunun- tamamlamasını istemiş gibidir.

Oyun zamanı yaklaşık olarak 13-14 ay gibi bir süreyi kapsar. Oyunun türüne net olarak bir şey söylemek ise doğru olmaz. Gerçekçi akım içerisinde yazılmış çağdaş bir eserdir. Bu kısa analizler sonucunda çıkarılan sonuç “elde etmek isteyen zalim olur” anlayışı ile bencillik teması işlenmiştir diyebiliriz. Bunu hem Molly hem de –özellikle- Gertrude karakterinde görmek mümkündür. Molly kendi yaşamını seçerken, Gertrude Molly’i sahiplenir ve her ikisi de tüm kozlarını kullanırlar…
Polat İNANGÜLKAYNAKÇA
-Tiyatro Ansiklopedisi, Çalışlar Aziz, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara-1994
-20.yy Amerikan Edebiyatı’nda Kadın, Editör A. Didem Uslu, DEÜ
Yayınları, İzmir-2001
-In The Summer House, Bowles Jane, Basılmamış çeviri: Polat İnangül

1 Temmuz 2008 Salı

TİYATRO SANATÇISI BAHRİ BEYAT'DAN SAHNE VE SETLERE VEDA...

Tiyatro ve kamera oyuncusu Bahri Beyat, bir süredir akciğer kanseri tedavisi gördüğü Özel Silivri Kolan Hospital’ın yoğun bakım ünitesinde solunum yetmezliği nedeniyle vefat etti.

Tiyatro ve kamera oyunculuğu yapan Bahri Beyat, uzun yıllar Nejat Uygur'la birlikte oynadığı tiyatro eserleri ile tanınmıştı. Bu oyunlarda Nejat Uygur ile diyalog sahnelerindeki başarısı ile hafızalara kazınmıştı. 1934 doğumlu olan tiyatro ve sinema oyuncusu Bahri Beyat, son yıllarda sinemaya da ağırlık vermiş Beynelmilel, Vizontele, Unutulmayanlar, Yazı Tura filmlerinde ve Aşka Sürgün, Beyaz Gelincik gibi televizyon dizilerinde de rol almıştı.

74 yaşında vefat eden sanatçının cenazesi, 2 Temmuz Çarşamba günü Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek...

10 Haziran 2008 Salı

Cengiz AYTMATOV'u kaybettik...

Ülkemizde daha çok "selvi boylum al yazmalım" filminin edebi kaynağı (romanından senaryolaştırma) olarak bilinen edebiyat dünyasının değerli yazarı Cengiz AYTMATOV'u kaybettik...
Üzüntümüzü belirtiyor ve tüm edebiyat ve sanat camiasına baş sağlığı diliyoruz...


YAŞAMI
12 Aralık 1928tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Adı, Cengiz Han'dan esinlenerek konulmuştur.
Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı çünkü İkinci Dünya Savaşı tüm SSCB üzerinde olduğu kadar gençlik üzerinde de oldukça etkiliydi; yetişkinler savaşta olduklarından, günlük hayatta gençlere büyük görevler düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı.
Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze (şimdiki adıyla Bişkek) Tarım Enstitüsü'nde öğrenimine devam etti. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu.
Yazmaya bu yıllarda Pravda gazetesinde başladı. Ardından, yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi. 1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Yapıtları yüz ellinin üstünde dile çevrildi. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Kırgızistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkesini Lüksemburg'da büyükelçi olarak temsil etti.
Cengiz AYTMATOV, edebi çalışmalarına ek olarak, Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiştir. Ayrıca eski Kırgızistan Dışişleri Bakanı AskarAYTMATOV'un babasıdır.


ESERLERİ
Zorlu Geçit (1956)
Yüzyüze (1957)
Cemile (1958)
İlk Öğretmenim (1962)
Dağlar ve Steplerden Masallar (1963)
Elveda, Gülsarı! (1966)
Beyaz Gemi (1970)
Selvi Boylum Al Yazmalım (1970)
Fuji-Yama (Fuji Dağının Tepesi 1973)
Gün Olur Asra Bedel, (1980),
Darağacı - Dişi kurdun Rüyaları (1988)
Toprak Ana
Cengiz Han'a Küsen bulut
Çocukluğum
Kırmızı Elma
Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı - 2007)
Gün Olur Asra Bedel
Dişi Kurdun Rüyaları

9 Haziran 2008 Pazartesi

ÖTEKİ OLMAK ya da İSTANBUL GİZLİYOR RENKLERİNİ

(Özen Yula’nın İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk oyunu, üzerine sıra dışı bir çözümleme - Polat İNANGÜL)

“ …Asıl felaket güzel insanlarım,tarihin bizi yalan anlatacak olması…”
Kimdir öteki olan, ben mi? Biz mi? Yoksa sen mi? Siz mi?… Peki ben ötekiysem bana göre sen öteki değil misin? Öyleyse sana göre ben mi ötekiyim? Nedir öteki? Nedir bireyi öteki kılan, kıldıran şey… Etnik kimlikler mi? Din mi? Mezhep mi? Coğrafya mı? Yoksa ekonomik koşullar mı?

İşin aslına bakacak olursak, bu unsurların tümünün insanların birbirlerini “öteki” kılmaları için yeterli nedenler olduğunu görürüz. Bu da demektir ki hepimiz aynı zamanda birbirimize göre ötekiyiz. Gerçekte din, etnik köken ve coğrafi koşullar her ne kadar insanları ayrı kılan nitelikler olarak gözükse de, temelde en belirleyici nedenin ekonomik olduğunu göz ardı edemeyiz. Şu herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir ki, dünyada tüm savaşların çatışmaların ve kavgaların nedeni ekonomik nedenlerdir. Egemen güçlerin savaşları din, dil, ırk ve mezhep gibi kimliklere büründürmesinin nedeni kendilerini haklı göstermek için yaptıkları bir uydurmacadan başka bir şey değildir. Tarihe baktığımız da bunun aksini görmek olanaksızdır. Örneğin haçlı seferleri olsun ya da İslam dinindeki cihat anlayışı olsun her ne kadar dinsel gözükse de aslında hepsinin temeli ekonomiktir. Yeni yerler kuşatıp oraların zenginliğini malını mülkünü almak, kılıç zoruyla vergiye bağlamaktır esas amaç. Oysa ilkel topluluklara baktığımızda coğrafi koşullar ve inanışlar açısından birbirinden farklı olan bu ilkel topluluk insanlarının bu tür sorunlardan uzak yaşadıklarını görürüz. Ne zaman ki toplayıcılık terk edilmiş ve yerleşik yaşama geçilmiş işte o zaman insan oğlunun kavgası da başlamıştır çünkü artık ekonomik değerler gelişmiş ve insanoğlu bahçesinde tarlasında gereksiniminden fazlasını üretmeye başlamıştır. İlk olarak tarıma dayalı olan bu gelişmeyle, fazla ürünü paylaşma aşamasın da çıkmıştır; insanoğlunun birbirini öteki olarak görmesi… efendi ile uşak ayrımı… Bu durum köleci toplumda da, feodal toplumda da, kapitalist toplumda da değişmedi. Her dönem ekonomik güce sahip olanlar diğerlerini öteki kıldı ve onların üzerinden yaşamını sürdürdü. Bu dün krallar, padişahlar varken de öyleydi bugün burjuva sınıfı varken de böyledir… İlk yerleşik hayata geçilmesinde artı ürünle başlayan savaşım, bugün endüstri ve sanayi dünyasında artı-değer ile sürdü ve hala sürmektedir. Elbette ki bu savaş bugünün gelişmiş dünyasında daha karmaşık ve daha üzeri örtülü bir biçimde devam etmektedir. Egemen güçler eşitlik özgürlük v.b. söylemleri adı altında bu savaşı gizlemeye çalışmış ama her zamankinden daha açık ve net bir şekilde görülmesine de hiçbir zaman engel olamamışlardır.

Özen Yula’nın İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk adlı oyununa buradan yola çıkarak öteki kavramı açısından bakmak olasıdır. Neden bu oyuna öteki kavramı açısından baktığımıza gelince şunu söyleyebiliriz ki: Egemen güçler belli bir sınırla yarattıkları orta sınıf ile bizlere sanki herkes en azından bu orta sınıf gibi yaşıyormuş gibi göstermeleri, televizyonlarında, gazetelerinde sürekli bu düşünceyi empoze etmelerine karşın gerçeği gizleyemiyorlar çünkü şehirlerin dili anlatıyor, sokaklar yansıtıyor gerçeği… Kentin sokakları, caddeleri gizlemiyor hiçbir şeyi ve biz biliyoruz ki medya değil şehrin arka sokakları söyler gerçeği… Çünkü insanoğlu biriktirdikleriyle var ve hiçbir şey nedensiz ortaya çıkmıyor. Ne insanın birbiriyle olan savaşı ne de İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk’in anti-kahramanları… Evet, Özen Yula böyle bir kavramı ele alıyor bu oyununda… Öteki olmak ya da öteki kılınmak… Yula burada her an içimizde olan, buna rağmen varlığını hiç kabul etmediğimiz (-ki bu kabulleniş “rahat dünya”yı “rahatsız” edecektir şüphesiz) fakat yok saymamız mümkün olmayan bir kitlenin öyküsünü anlatıyor. Biz ki bu kitle ile hiçbir zaman kendimizi özdeşleştirmemiş, sürekli uzağımızda tutmuş ve bizden olmayan “ötekiler” diye adlandırmışızdır. Değerleri egemen güçler tarafından oluşturulmuş bir dünyada öteki olanların öyküsünü anlatıyor; İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk… Kimdir bu öteki olanlar? Büyük kente gelmiş, hamile Genç Kız, ekmeğini çöpten kazanan Yaşlı Kadın, Fahişe, Kuşçu Delikanlı, yetimhane çocuğu Necmi, Yaşlı Fotoğrafçı, travestiler, serseriler, işçiler, tinerciler, transseksüeller, seyyar satıcılar, sarhoşlar ve yazarın kendi deyimiyle “İstanbul’a namını verenlerden bir kısmı”… İşte İstanbul bu renklerini gizliyor ve bembeyaz bir sayfa çiziyor bizlere, egemen güçlerin söylemiyle… Oysa öteki olan renktir, çeşitliliktir… ama unuttukları bir şey var… en çabuk kirlenen renk beyazdır.

Oyuna baktığımızda ilk dikkatimizi çeken şey, şiirsel bir dille yazılmış olduğudur. Tıpkı Antik Yunan dram metinleri gibi… Oyun genelin de İstanbul kentini ve bu kentin “öteki” yüzünü göstermektedir. Aslında Özen Yula’nın ele aldığı bu konunun pek de bakir bir konu olduğu söylenemez. Konunun çok bilindik ve temanın sıkça kullanılan bir tema olmasına rağmen manzum bir dille yazılmış olması ve oyundaki tiplerin zenginliği metni çekici kılıyor. Bilindik bir tema dedik çünkü alt tabaka insanının öyküsünü anlatan benzer konulara bir çok sanat eserinde -örneğin sinemada ve edebiyatın çeşitli dallarında- rastlamak olası. Bu alt sınıf insanının öyküsü birçok kez çeşitli açılardan ele alınmıştır. Örneğin Yılmaz Güney filmlerinde bu tema toplumsal bir sorun olarak ele alınırken, daha çok tiyatro metinleri ile tanınmış yazar Memed Baydur’un Yangın Yerinde Orkideler adlı oyununda felsefi açıdan işlenir. Yula ise burada varolan durumun bir panoramasını çizer bizlere. İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk’in tüm bu bilinmişlik ve sıkça kullanılan bir tema üzerine kurulu olmasına rağmen, zengin bir görsellikle ve şiirsel bir dille iç içe çizilen bu panorama ile her ne kadar bilindik bir tema da olsa okuyucuyu sıkmıyor ve aksine metne bağlıyor. Bunun bir örneğini oyunun I.Perde I.sahnesinde ki Ahali’nin sözlerinde bulmak olası:

Ahali: (…)
Bu değirmen
bu insan öğüten
şehir
sana ar verir
Al bavulunu git buradan
Gelen her kişinin ardından
bakan ve bekleyen biri vardır…

Özellikle “bavulu alma ve dönme” metaforu ekonomik ve sosyal nedenlerden dolayı, İstanbul ya da diğer metropol kentlere göç eden insanlar için sıkça kullanılan bir metafordur fakat burada özgün bir ifade ile ele alınması bilindik olmanın verdiği sıkıcılığı kırıyor. Yazar burada rakının bulanıklığından yola çıkarak oyuna bir bulanıklık içinde bakmıştır. Karakterler sıra dışı fakat tutkular sıradandır. Aşk, umut, sevda, şiddet ve geçmişe özlem herkesin uzaktan yakından az çok tanıdığı duygulardır. Sıra dışı da olsa, kimi insanların sıradan tutku ve duyguları yaşıyor olmalarını göstermesi bizi bir gerçeğe götürür. O gerçek ise, insanın her yerde insan olduğudur. Yula aynı zamanda bu oyununda dilde de bir arayış içindedir. Kimi yerlerde yalın bir içtenlikle birbirinden güzel tamlamalar kullanırken (Ihlamur kokan bu şehir… Kaybetmenin bulmaktan kolay olduğu bu dünya… Duygular kiralık, satılık yaşlanıyorum bu şehirde… Tragedyaların klibe döndüğü bu çağ… Zamanın imzası yüzümde vücudumda ellerimde… v.b) kimi bölümlerde sıradan kalıplaşmış beylik sözlere de rastlamak mümkündür.

Hayat bu harcanır
Aşklar da yaşlanır

Ey İstanbul
sen beni aldın
Allah da seni alsın!
Külrengi sabahlara uyanmıştım

Ölüm var
hepimiz eşitiz
bir tutam canımız
çürüyüp giden
vücudumuz var

Hayat zor yaşanıyor

Yazar burada kalıplaşmış beylik sözler ile şiirsel dilin bir sentezini yapmakta ve bunları karakterin tamamlayıcısı olarak kullanmaktadır. Yani bir anlamda bu sözler “öteki”nin, sokakta olanın fakat bir o kadar hayat tecrübesine sahip olanların konuşmasıdır. Başka bir anlamda ise bu replikler dünyaya bakış açılarının birer göstergeleridir. Böyle bir bakış açısı, sistemin dışına itilmiş tipleri ve onlarla birlikte bir çürümenin tükenmişliğin izlerini verir bizlere… Yaşlı Fotoğrafçı’nın sözleri ise bu çürümüşlük ve tükenmişlik karşısında geçmişe olan bir özlemi dile getirir:

Yaşlı Fotoğrafçı : (…)
Ellilerden bir şarkı olsun
tercihan Karcığar
Yorgo biraderim
rakıyı tazeleyiver
(Cebinden uçları eprimiş bir fotoğraf çıkarır)
İnsanın şarkıları olmalıdır
firkate, hicrana ve vuslata dair
Sadi biraderim
birini okuyuver!
(…)
(Birden ürperir)
Yaşlılık sıtması bu, geçer!
Sen bilirsin be Yorgo
Neden naftalin kokar sevdalar?
Deyiver
Bu gece tadı bir tuhaf rakının
Galiba bu siyah beyaz film kopuyor
Yorgo hesaba yazıver!

Yaşlı Fotoğrafçı burada kaybolan değerlerin temsilcisidir. Belki geçmişimiz geleceğe ışık tutabilir fakat ”an” yalnızca yaşandığında önemlidir. Sonrası için ise sadece “anı”dır. Fotoğrafta an’ı belgeler. Ancak o saniyeden sonra artık an “anı” olur. Yaşlı Fotoğrafçı’da tıpkı böyle geçmişte kalmış bir anı, eski bir fotoğraf kartı gibidir… Fakat her şeye rağmen bir umut taşır Yula… Kızın hamile olması metaforu geleceğe dair bir umuttur. Adam ise onu terk eden, işçilerle bağ kurmuş ve kıza bu umudu ve bilinci aşılayarak yok olmuştur ortadan. Kız kendisini hamile bırakanı bulduğun da artık onu aşmıştır çünkü onu arama süreci bir bilinçlenme sürecidir ve bu süreç sonunda kendine yardımcı olan delikanlıyı seçmiştir… Delikanlı ise Yula’nın deyimi ile “tenideli” bir gençtir. Küçük, sırça kuşlar yaparak hayatını kazanmaktadır. Bu yanı ile küçük burjuva aydınını ve sanatçıyı temsil eder. O dünyadan, yaşamdan uzak ve yalnızdır. Sevdiğini arayan ve karnında onun çocuğunu taşıyan kız ile birlikte bu arayış serüvenine katılması onu bilinçlendirir ve hayat tecrübesi kazandırarak onu hayatla bütünleştirir. Böylece küçük burjuva aydınının ve sanatçının temsili olan delikanlı ile yaşamdan ve halktan kopuk kesimin ancak düşüncesi ve eylemiyle birlikte hayatın içine girdiğinde bir anlam ifade ettiğini görürüz. Bu nedenden kaynaklı olacak ki, kız oyunun sonunda aradığı adama değil delikanlıya döner. Burada umut, bilinç ve sanat, sevgi ve arayış tecrübesi ile birleşerek yeni bir sentez oluşturur. Bu sentez sonunda da kuşlar canlanır ve özgür bırakılır. Bu tür bir son aydınla birlikte “öteki”lere de bir umut ya da bir yol göstermektedir.

Yula oyunda şiirselliğin yanında epizodik bir anlatımda kullanmıştır. İki perde ve on üç epizottan oluşan oyunda epizot başlıkları ise kendi içinde ayrı bir bütünlük oluşturur. Bu başlıklar İstanbul’un o keşmekeşini şiirsel bir dille anlatır bizlere ve her biri sanki İstanbul’a yazılmış bir şiirden koparılmış dizeler gibidir… İstanbul’un zorba kuşları, İstanbul’un yağmur yemiş taşları, İstanbul’un dağınık saçları, İstanbul’un yaydır kaşları, İstanbul’un pişman aşkları… v.b. Oyundaki diğer bir önemli unsur olan tiplere baktığımızda ise, Asalak Necmi, Dönme Yıldız, Travesti, delikanlının eski ve düşkün sevgilisi Ayla, Sarhoş, Falcı’nın kardeşi Kamelya, Tinerciler hepsi birer anti-kahramandır. Uyuşturucu kullanır, rakı içerler… ve bilirler hayatın ve “öteki” olmanın acısını… Ancak bu şekilde katlanabilirler bu iki yüzlü dünyaya ve İstanbul’a… ve Yaşlı Kadın oyunun son sözünü söyler:

Yaşlı Kadın: Asıl felaket güzel insanlarım
tarihin bizi yalan anlatacak olması!

Evet! Tarih yalan söyler ve ötekileri değil, öteki kılanları haklı çıkarır. Eğer bir gün İstanbul her şeyi itiraf etmek zorunda kalırsa, belki o gün çirkinleştirenleri değil çirkinleştirilenlerin öyküsünü anlatır ama bugün İstanbul gizliyor renklerini, yok sayıyor ötekileri, oysa şimdi bir tek rakı bilir kendini içenlerin rengini… Yani İstanbul bembeyazdır, rakı ise rengarenk
ve içenler bilir o beyaz rakının renklerini…
ve İstanbul şimdi öteki kılar onları, sokağın sahiplerini, kendisini var edenleri, en önemlisi de kendi rengini…
ve öteki kılmak yabancılaşmanın temelidir,
ve İstanbul öteki kılar evlatlarını,
ve bu İstanbul… bugünkü İstanbul… yabancıdır, “demeye de dilim varmıyor ama” evlatlarını sevmeyen bir üvey anadır...

POLAT İNANGÜL

KAYNAKÇA

Akay, Ali, Foucault’da İktidar ve Direnme Odakları - Özdeş ve Öteki, Bağlam Yayınları, İstanbul-2000
Çalışlar,Aziz,Günümüzde Sanatsal Kültür ve Estetik,Cem Yayınevi, İstanbul-1983
Karşıdan Karşıya Geçerken Sanat, Salı Toplantıları 93-94, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul-1995
Nutku Hülya, Oyun Sanatbilimi-Dramaturgi, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul-2001
Şener, Sevda, Cumhuriyetin 75 Yılında Türk Tiyatrosu, İşbank Yayınları, İstanbul-2002
Yula, Özen, Toplu Oyunlar – 2, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul-1998

1 Mayıs 2008 Perşembe

ÖZGÜR BAŞKAYA İLE SÖYLEŞİ


ODTÜ Tiyatro Şenlikleri kapsamında
2. Mayıs.2008 Cuma Günü Saat: 17.00 da

Özgür Tiyatro Genel Sanat Yönetmeni
"Özgür Başkaya" ile

"Piyasa - Sanat -Sanatçı " başlıklı söyleşi yapılacaktır.

Tüm sanat ve tiyatro dostları davetlidir.

30 Nisan 2008 Çarşamba

2. İzmir Uluslararası Kukla Festivali


Selçuk Dinçer tarafından düzenlenen bu neşeli festival, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü, Dokuz Eylül Üniversitesi, Konak Belediyesi, Çiğli Belediyesi, Karşıyaka Belediyesi, Narlıdere Belediyesi, İzmir İtalya Konsolosluğu, İstanbul Avusturya Kültür Ofisi, İzmir Gürcistan Fahri Konsolosluğu'nun desteğini almaktadır. Sabah seansları Fransız Kültür Merkezi'nde gerçekleşecektir.
28/04 11.00 Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu - Türkiye
29/04 11.00 Théâtre tak - Rusya
30/04 11.00 Ilfilodeldiscorso - İtalya
01/05 11.00 - 14.30 L'hippocampe Théâtre - Fransa
02/05 11.00 Theater im ohrensessel - Avusturya
GRUPLAR
Objects Dart - İngiltere
Ilfilodeldiscorso - İtalya
Figurentheater jaboni - Almanya
Claudio Cinelli - İtalya
Théâtre Maska - Polonya
Utensils - İngiltere
Theater im ohrensessel - Avusturya
Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu - Türkiye
L'hippocampe Théâtre - Fransa
Théâtre tak - Rusya

14 Nisan 2008 Pazartesi

MÜNFERİT OLMAYAN BİR OLAY

"Barış" gelini Pippa'nın ülkemizde ki hazin sonu gerçekten utanç verici. Bu durumu neyle açıklamak gerekir bilemiyorum... Sapıklık mı? Cahillik mi? Az gelişmişlik mi? Vijdansızlık mı? Yoksa bugüne bakıp, bu alçaklığın yaşanmasına şaşmamak mı?... Can Dündar'ın bu yazısını sizlerle paylaşmak istedim...

HER ÜLKEDE TECAVÜZCÜLER VAR AMA SADECE BİZDE KOLLANIRLAR

İtalyan “barış gelini” Pippa’nın, otostopla Avrupa’yı kat ettikten sonra Türkiye’de tecavüze uğrayarak öldürülmesi kamuoyunda büyük utanç yarattı. Ailesine “Vallahi biz böyle insanlar değiliz” mesajları yağıyor.Sabah’ın haberine göre, günlerdir aranan katil, olaydan sonra kurbanının kayıp olduğu haberini misafir kaldığı evin televizyonunda izleyince şöyle demiş:“Tecavüz edip öldürmüşlerdir. Hangi şerefsiz yaptı acaba? Bizi AB’ye rezil edecekler.”Trajikomik değil mi?Katil bile imaj derdinde; kıydığı candan çok “El âleme rezil olacağız” diye üzülüyor. * * *Şimdi “canavar”ı yakaladık. Pippa’nın annesinin “Her ülkede olur böyle şeyler” ifadesine dört elle sarıldık.Samimiyetle özür dileyerek vicdanımızı rahatlatmaya çalışıyoruz.Ama rahatsız edici soru hâlâ orta yerde duruyor:“Her ülkede olan şeyler” neden burada daha çok oluyor?Neden aynı kıyafetle bütün Avrupa’yı kat eden bir genç kız, Türkiye’ye gelince tecavüze uğrayıp öldürülüyor?Çünkü Pippa’nın annesinin dediği gibi, “Kötü insanlar her yerde var” ise de, galiba sadece Türkiye’de kollanıyor.* * *Bakın; daha 6 ay önce Samsun’da 12 yaşındaki kızına tecavüz eden babaya 5 yıl ceza indirimi getirildi. Gerekçesi, suç kadar utanç vericiydi: “Adli tıp raporuna göre tecavüzden sonra kızın ruh sağlığında bozulma saptanmadı.”Ünlü bir mankene sevgilisi uyuşturucu verip tecavüz etmişti; ama mahkeme “Tecavüzcünün mağdureyle olay öncesi cinsel yaşamı var” diye “en alt sınırdan” ceza vermişti.“Irzına geçilince ruh sağlığı bozulmayanlar, evlilik dışı cinsel yaşamı olanlar, tecavüzü hak eder” diye düşünüyordu maço adalet anlayışımız...Bu anlayıştan hareketle tecavüze uğrayanın bakire olması “ağırlaştırıcı neden” sayılıyordu.Biliyor musunuz; kadının çığlık atıp yardım istemesiyle yarım kalan tecavüz eylemine yarı yarıya ceza indirimi yapılıyordu bu ülkede... Yargıtay durdurdu.
2004’e kadar Ceza Yasamız, örf için namus cinayeti işleyene, örneğin tecavüze uğrayan kızını öldürene “tahrik” sebebiyle ceza indirimi uyguluyordu. Tecavüz suçu, eski Ceza Yasası’nın “Kamu Ahlakı ve Aileye Karşı Suçlar” bölümündeydi. “Kadının bedeni, kamunun ilgi alanındadır; cinselliği de ailenin sorumluluğundadır” demekti bu... AB’ye uyumlu yeni yasayla tecavüz, “Kişilere Karşı Suçlar” bölümüne alındı.Belki bilmeyenler vardır; cinsel tacizde “çocuğun rızası” diye bir koşul vardı. Bu durumda tacizcinin cezası indiriliyordu.Evlilik içi tecavüz suç kabul edilmiyordu.Tecavüzcü, tecavüz ettiği kızla evlenirse affedilebiliyordu.* * *“Her ülkede olur”, “Yapan, cezasını bulur” diye kendimizi kandırmayalım:Bizde tecavüzün ardında koca bir tarih yatıyor.Tecavüzcülerin şanlı ve kanlı tarihi...Sadece kültürel olarak değil, yasal olarak da tacizciyi kollayan, sırtına vurarak onu tecavüze yollayan bir tarih...Önce yasaları, sonra kafaları değiştirmeden kadınlar serbestçe gezemez buralarda...Ya Pippa’lara başka güzergâh önereceğiz; ya biz bu yolu değiştireceğiz.

Can Dündar/14/04/2008 milliyet

5 Nisan 2008 Cumartesi

EUGENIO BARBA ANKARA'DA

Danimarka Odin Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Eugenio Barba, 5 Nisan Cumartesi günü 14:00 – 17:30 saatleri arasında Devlet Tiyatroları Stüdyo Sahnesi’nde oyunculuk ve reji üzerine atölye çalışması yapacak.

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nce 27 Mart – 27 Nisan tarihleri arasında Adana’da gerçekleştirilen 10. Devlet Tiyatroları - Sabancı Uluslararası Tiyatro Festivaline “Ode to Progress” ile katılan Odin Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Barba, bu kez de Başkent'in konuğu olacak.Barba’nın oyunculuk ve reji üzerine vereceği atölye çalışmasına asistanı Julia Varley de eşlik edecek. Atölye çalışmasına, Türk Devlet Tiyatrosu sanatçıları, Tiyatro eğitimi veren okullardan akademisyenler ve öğrenciler de davetli olacak.

1936 yılında İtalya’da doğan Barba, 1954’de Naples’de askeri liseden mezun oldu. Oslo Üniversitesi’nde Dinler Tarihi ve Fransız Edebiyatı üzerine çalışan Barba, bir süre sonra okuldan ayrıldı ve Jerzy Grotowski’nin liderlik ettiği Opole’deki “Teatr 13’e” katıldı. 1963’te Hindistan’a yaptığı yolculuk sonrasında o dönemde birçok batı tiyatro icracısı ve akademisyeni tarafından parlak bir ekol haline getirilen “kathakali” denilen yöntem ile karşılaştı. Barba, Hindistan dönüşünde bu sanat biçimi üzerine makale yazdı ve makalesi İtalya, Fransa, ABD ve Danimarka’da yayınlandı.1 Ekim 1964’de, Oslo Devlet Tiyatrosu giriş sınavlarını verememiş bir grup gençten oluşan topluluk ile “Odin Teatret”i (Odin Tiyatrosu) kurdu. Barba, 36 yılda aralarında Ferai (1969), Min Far Haus (Babamın Evi 1972), Brecht’s Ashes (1980), The Gospel According to Oxyrhincus (1985), Talabot (1988), Kaosmos (1993) ve Mythos’un (1998) bulunduğu 23 prodüksiyona imza attı.Eugenio Barba ve Odin Teatret 1974’ten bu yana sosyal tiyatro anlayışı ile geliştirdikleri performansları yoluyla dünya tiyatrosundaki özgün duruşlarını sürdürüyor. 1978 yılında ise ISTA’yı (International School of Theatre Anthropology) kuran Eugenio Barba, “The Drama Review”, “Performance Research”, “New Theatre Quarterly” ve “Teotro e Storia” gibi akademik dergilerin yayın kurulunda görev almasının yanı sıra, Bologna, Havana, Varsova, Montreal üniversitelerinden fahri doktora ve Danimarka Akademi Ödülü, Meksika Tiyatro Eleştirmenleri Ödülü, Uluslararası Pirandello Ödülü, Kopenhag Üniversitesi Sonning Ödülleri’ni aldı.
(www.guncel.net)

3 Nisan 2008 Perşembe

ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN

Sevgili öğrencim Hamdiye Acar'ı henüz yaşamının baharındayken19.Mart.2008 günü 13 yaşında kanserden kaybettik.
Üç ay öncesine kadar hiç bir rahatsızlığı yokken, birden bire tümör kendini belli etmiş ve üç kez ameliyat edilmesine karşın kurtarılamamıştır.
Onu sevenlere sabır diliyoruz... ve onu çok seviyoruz...

!…?

bir çocuk yitiyor karanlıkta,
kayıp bir kıtayım şimdi…
hüzün okyanusunun en mistik yerinde dalgalar üzerime geliyor…
ve kaybolduğum andır şimdi…

hayata bir “siktir çekiyorum”
duyulmayacağımı bilerek…
gözlerim gözlerinde akmaya başlıyor,
yüreğim suskunlukta…

ve ölüm çekiyor ümitsiz bir yalnızlığa…
şiirler okumaya başlıyorum yüksek sesle…

buğulanan gözlerim…
bir otobüs geçiyor gecekonduların çıkmaz sokaklarından,
cama yaslanmış, kirli ilkokul önlüğüyle bir kız çocuğu…

gözlerini görüyorum,

gözleri ıslak, gözleri deniz…
bakakalıyorum ardından.

ellerim ellerine yetişemiyor…


deniz gözleriyle yok olup giderek…

deniz gözleriyle yok olup,

deniz gözleriyle yok,

deniz gözleriyle,

deniz…

28 Mart 2008 Cuma

27 MART 2008 VE CEPHEDE DEĞİŞEN BİRŞEY YOK

(11.04.2004 Radikal Gazetesi - Polat İNANGÜL)

"TİYATRO HEMEN ŞİMDİ ya da ROBİN HOOD’LAR ARANIYOR"

Yine bir Dünya Tiyatro Günü’nü geride bıraktık'… Kim bilir bu cümle kaçıncı kez yazıldı ve daha yazılacak. Fakat tiyatro cephesinde yeni bir şey yok… Halktan doğmuş ama halktan kopmuş tiyatronun bu özel günü, yine kadife koltuklu salonlarda, bakır kültablalı fuayelerde (dinlenmeliklerde), takım elbiseli beyler, dekolteli hanımlar ve kokteyllerle kutlandı. Yani bu demek oluyor ki tiyatro yine belli bir kesimin elinde kalacak gibi görünüyor, halkın gözünden düşen bu sanatın tekrar hayata kazandırılması için çok çaba gerektiği su götürmez bir gerçektir.Bu ülkede sesi duyulmamış, üstüne üstlük sesi kısılmış o kadar çok tiyatro toplulukları var ki... Üstelik bu topluluklar, Anadolu’nun en ücra köşelerine tiyatro götürüyorlar. Belediyelerin konferans salonlarında, okulların beden eğitimi salonlarında tüm yokluklara rağmen tiyatro yapıyorlar. Anadolu’nun taşrasındaki insanlar tiyatroyu bunlarla tanıyor ve korkulacak bir şey olmadığını öğreniyor. Oysa kimi kesimler bu tiyatroları amatör, eğitimsiz olarak suçluyor. Peki “eğitimli” Devlet Tiyatroları’ndan kaç tanesi varoşlardan bir izleyiciyi salonuna getirebiliyor? Oysa bu toplulukların tüm izleyicisi Anadolu’daki kasaba ve ilçelerin insanları… Elbetteki bu da tiyatro sanatının halka gitmesi için yetersiz ve bunun için yeni bir şeyler yapmamız gerekiyor. Eğer tiyatro ile halkı barıştırmak istiyorsak, tiyatroya bakış açımızı değiştirmeliyiz. Öncelikle şunu bilmeliyiz ki tiyatro herkesle ve her koşulda yapılabilir bir sanattır. Tiyatro yapmak için (oyuncu olmak için değil) ille de yetenekli olmaya gerek yoktur. İsteyen herkes tiyatro yapabilir.“Sadece yetenekliler tiyatro yapabilir” anlayışı, burjuva ideolojisinin bireycilik (asla bireysellikle karıştırılmamalı) politikalarının uzantısıdır. Oysa oyun kurma olgusu insanın özünde vardır ve tiyatro yapmak için istemekle birlikte, doğamızda varolan bu özellik yeterlidir; çünkü tiyatronun olmazsa olmaz koşulu, oyuncu, seyirci ve oyun olgusudur (buna dram öğesi demek de mümkündür) eğer bu üç unsur var ise tiyatro olmaması için bir neden yoktur.Pahalı projeler, süslü dekor ve kostümler, teknik etmenler, cicili bicili aksesuarlarla doldurulmuş tiyatro anlayışımızı değiştirmedikçe tiyatronun bu ülkede bir yerlere gideceği yoktur. Öyleyse hemen şimdi bu anlayışı terk etmemiz ve her koşulda tiyatro yapılabileceğine inanmamız gerekir. Dekorsuz, kostümsüz, ışıksız kimi zaman da salonsuz… ama oyun oynamanın verdiği haz ve tiyatro sevdası ile oyuncu, seyirci ve oyun ile… Evet “tiyatro kahramanların işidir” fakat bugün öyle görünüyor ki kimileri kahramanca görünüp saraylarında tiyatro günlerini kutluyorlar… Öyleyse tiyatroyu bu sahte kahramanlardan alıp halka verecek Robin Hood’lara ihtiyacımız var… Hadi Robin Hood olmaya… Tiyatroya...

Polat İNANGÜL
(DE.Ü Sahne Sanatları - Yükseklisans Öğr.)

24 Mart 2008 Pazartesi

İMGELEMİN GÜCÜNE GİDEN OYUNCU

Birgün baktım, kültür merkezindeki gençlerin içinde en heyecanlı olanı, sahnede kendini kaptırmış prova yapıyor. Yaklaşıp muhabbet etim.

-Kolay gelsin. Ne yapıyorsun?
-İmgelem gücümü geliştirmek için çalışıyorum hocam. Stanislavski diyor ya, imgelem gücü
olmayan adamın tiyatro sahnesinde işi yoktur diye…
-Bunun için ne yapıyorsun?
-Kendi kendime, olmayan kokuları kokluyorum, olmayan tatları tadıyorum, olmayan sesleri duyuyorum, olmayan görüntüleri görüyorum, bunlardan bir oyun çıkarıp..
-Olmayan seyirciye oynayacaksın !
-Kırma şevkimi hocam ya!

Ben de şevkini kırmayayım diyorum da, fena halde takıyorum şu seyirci sorununa! Yaşam sahnesindeki dönen oyunları seyre öyle bir kaptırmış ki kendini halkım, sahnedeki oyunları seyretmeye hiç niyeti yok!


TATLICININ ACI LAFI

Konuyla ilintili tatlıcı Sebo'yla laflıyoruz…

"İşler nasıl Sebo?"
"Kötü"
"Tatlıcı adamın yüzü sirke satarsa olacağı bu !"
"Bırak espiriyi durum ciddi…Adam çorbasını içecek. Salatasını yiyecek. Ondan sonra sıra tatlı yemeye gelecek de bizim dükkana uğrayacak…Senin tiyatroda işler nasıl?
"Daha kötü..Adam ana yemeğini yiyecek…Salatasını, meyvesini yiyecek…Sonra tatlı yiyecek…Üstüne kaymak koymayı isterse soluğu bizim tiyatroda alacak."
"Tiyatro tatlı üstüne konan kaymak oldu ha!
Vah vah…Senin iş daha kötüymüş..İyi oldu seninle laflamamız…Senin halini gördüm de içim ferahladı"

Bence Sebo acilen dükkanının adını " Sado" diye değiştirsin! Adam dostunun zor durumundan sadistçe zevk alır mı yahu? Söz konusu kişi Sebo'ysa alır!


SOYUT İŞE SOMUT TÜYOLAR

Kolay iş değil tiyatro sahibi olmak! Cep telefonu gibi somut bir cihaz satmıyoruz çünkü tiyatroda. Adam cep telefonunu almak için evirip çevirip inceliyor. Deniyor kurcalıyor. Aklı yatarsa alıyor… Söz konusu tiyatro olunca neyi evirip çevirecek. Tiyatro soyut bir kavram! Adam ikna olup bilet alsın diye karşısına geçip birinci perdeyi oynayamam ya!

Tiyatroya seyirci çekme konusunda çevremin bana verdiği tüyoları meslektaşlarımla paylaşmak istiyorum.

1-Tiyatrolar seyirci çekmek istiyorlarsa salonlarının adreslerini açık seçik versinler! Kafamız karışıyor.
( Yani, tutup kütüphanenin karşısı diye yazmayın.Milletin kafası karışıyor.Çantacının arkası, kebapçının bitişiği, dondurmacının yanı diye tarif etmelisiniz. Hele salonunuz bir futbol stadının tam karşısındaysa yaşadınız. Eliyle koymuş gibi gelir bulur sizi seyirci .Bulur dedik,bilet alır demedik. Hemen sevinmeyin!

2-Oyununuz komedi olacak.
(Çünkü seyircinin ilk sorusu budur."Gomedi mi?". Hani o eziyeti çekeceğiz
bari gülelim manasında…)

3-Oyuncular tanınmış olacak!
(Tabi, komedi oynadığınızda iş orada bitmiyor..İkinci can alıcı soruyu yapıştırıyor seyirci…" Tanınmışlardan kim var?" Sanki musluğu bozulduğunda kılibi olan muslukçuya yaptırıyor!

Ayrıca siz de çok iyi biliyorsunuz ki, çoğunluğun tanınmış saydığı sanatçıların çoğu "Adı çıkmışlar"…

Tiyatro seyircisi dediğin iki soru sorar. Oyunun yazarı kim? Oyunun konusu ne? Tanınmışlardan kim var sorusunu soranlar muhtemelen televizyon seyircileri. Oyunu izlemek için de gelmiyorlar. Ekranda gördüğü adamın " canlısını" görmek için bilet alıyorlar!

Tanınmışın yoksa o oyunu seyretmiyor adam. Altı adamın oynadığı oyunu izlemek yerine, gidip altı dilim baklava alıp yiyor.Midesi bayram ediyor!
Çoğunluk ruhunun da acıkabileceğinin farkında değil henüz !)


YEDEK TÜYOLAR

Yukarıdaki tüyoları tutturamadım diye yılma hemen tiyatrocu kardeşim, şunları da yap:

- Adam oyundan sıkıldı uyudu diyelim, hemen bir rüya yorumcusu tut ! Kenarda bir tarotçu bulundur veya! Geleceği söylesin!

- Astroloji hizmeti ver örneğin.Seyircilerimizin yıldız haritalarının gizemini çözsün bu astrolog.Geleceğine yakın olmak isteyenlere bir adım daha attırsın.Asıl burcunu bilip de yükselen burcunu merak edenlere de hizmet versin Yükselen burçla filan işim olmaz diyorsan, otur o zaman yükselen borcunu hesapla!

- Bak mesela masajcı tutabilirsin ( Sosyal masajcı !), oyun izlerken kasılıp kalmış seyirciye masaj yapsın!

- O da olmadı oyunun bir yerinde bir uzman çıkar bir haftada on kilo nasıl verilir onun reçetesini versin!

- Ya da çekilişle seyirciye çeyrek altın ver! Gişen çalışmıyor bari kafan çalışsın tiyatrocu! Altını sağlama al!


Ali Erdoğan (www.tiyatrodunyasi.com)

17.01.2008

9 Mart 2008 Pazar

ACILAR BIRAKMIYOR PEŞİMİZİ


Sevgili büyük teyzem Nazife Avcu'da babamdan 2 ay, küçük yeyzemden 6 hafta sonra yani 2.mart günü aramızdan ayrıldı...

İlginç bir hayata vedası var...

Babamı yitirdikten sonra annemin yanına gelmişti...

79 yaşındaydı ancak hiç bir hastalığı yoktu ve oldukça dinçti...

Ancak son bir hafta sürekli bir kaç günlüğüne köyüne gitmek istedi...

Çocukları ısrarına dayanamayıp 1 Mart günü götürdüler...

2 Mart günü yatağında öldü...


...yalandır cennet, yalandır cehennem...

...iyi uykular canım teyzem...

29 Şubat 2008 Cuma

MUHALİF SÖYLEŞİLER

Özgür Tiyatro tarafından 7 Mart 2008 saat: 19.00'da düzenlenen ve Fikret Başkaya'nın katılacağı "Çığrından Çıkmış Dünyada Sanat-Sanatçı" başlıklı söyleşi yapılacak. Sisteme muhalif olmayanlar öncelikli olmakla birlikte tüm ilgililere açık olan söyleşi Menekşe-2 Sokak No: 16/8 adresindeki Özgür Üniversite'de düzenlenecek.
http://www.ozgurtiyatro.org/

21 Şubat 2008 Perşembe

PİNA BAUSCH VE ANNE BAK PİNA TEYZE ÇIPLAK

(Yom Sanat - Aralık 2003-Sayı:15 - Polat İNANGÜL)
Hepimizin bildiği gibi Pina Bausch, dans ya da dans tiyatrosu dendiğinde gezegende ilk akla gelecek isimlerden ilkidir kuşkusuz. Yine de bilmeyenler için Pina Bausch ve onun dans tiyatrosu hakkında kısa bir bilgi verelim.

1940’da Almanya’da doğan Pina Bausch Solingen’de bir lokantacının kızıdır. Dansa ilk kez Folkwang Yüksekokulu’nda başlamış. Daha sonra New York’da 2 yıllık öğrenim hayatı boyunca da sürekli, daha güçlü gerçeklik parçalarıyla zenginleştirmiştir dans tiyatrosu anlayışını… Bausch’un sansasyon yaratan ilk gösterisi “zamanın rüzgarında” 1969 yılında Köln Uluslararası Dans Yaz Akademisi’nde koreagrafi yarışmasını kazanmıştır. Bu gösteri koreografi olarak güzel fakat toplumsal eleştiriden uzaktır. Çünkü henüz kendi özgün tonunu bulamamıştır. Buna rağmen iç titretici bir coşku ve dışavurumcu beden tabloları ile büyük bir koreagrafi yeteneğini müjdelemiştir.1973 yılında Wuppertal Balesi yönetimine gelmiş. Burada da gösterilerini “dans tiyatrosu” başlığı altında sunmaya başlamıştır. Bausch bu süreçten sonra ABD ve Avrupa’da iyice tanınmış ve İngiltere’de ise Bausch’a Kanal-4 için hazırlanan üç televizyon programı aracılığı ile çok yakın bir zamanda önem verilmeye başlanmıştır. Almanya ve ABD’de dansçı olarak eğitim gören Bausch farklı milliyetlerden 26 dansçının oluşturduğu kendi dans tiyatrosunda dansçı, yönetmen ve koreograf olarak 33 yaşında en önemli çıkışını yapana kadar (Wuppertal’in başına geçmesi) hem Almanya hem de ABD’de önce dansçı sonrada koreograf olarak yıllarca çalışmıştır.

Bausch’un yapıtlarına bakacak olursak onun grubunda ne yıldızların ne de oynanması gereken rollerin olmadığını görürüz… Oyuncu-dansçıların (bu tanım yazara ait), verilen bir duygu çerçevesinde materyal yaratarak doğaçlamayla kendilerini oynamalarını ve hayali değil gerçek bedenlerden gelen genelliklede gerçek duygularla çalışmalarını ister. Vücut dili temelde bilinçdışı kaynaklardan türer ancak belli bir sekans bir kez yeterince araştırılıp provalarda şekillendirildikten sonra setteki biçimiyle ortaya konur. Bausch gerçek duygularla çalışmakla kalmaz, gerçek zamanla da çalışır. Onun oyuncu-dansçılarından biri 30 dakika dans ettikten sonra “yoruldum” dediği zaman gerçekten de yorulmuştur. Tarihsel zaman yerine öznel zamanın kullanılması normal zaman-mekan sınırlarını yok eder; zaman yeniden yaratılır ve bunun sonucunda izleyici bu deneyimi kendi bedeninde duyumsar. Pina Bausch bir röportajında bunu şöyle açıklar:

“canlı gösterilerde güzel olan, hem dansçıların hem seyircilerin enerjisiyle oluşturulması. Eserlerimin çoğu açık ve seyirciyle birlikte çünkü paylaştığımız duygularımız hakkında konuşuyoruz, birlikte şok olduğumuz, birlikte sevindiğimiz, güldüğümüz şeyler hakkında. Birlikte hissettiğimiz her şey çok gerçek oluyor; bir buluşma gerçekleşiyor. Bu da çok pozitif bir şey…”[1]

Bausch’un çalışmalarının çoğu erkeklerin hükmettiği bir toplumda kadınların bastırılması ve metalaştırılması çerçevesinde kurulduğu halde, kendisi çalışmalarının herhangi bir şekilde feminist diye adlandırılmasını reddeder. Bausch’un çalışmaları uzundur. Genellikle 3 ya da 4 saat sürer. Çalışmalarının hem biçimi hem de içeriğinin yapısal ilkesi ve sahne materyalinin birleştiricisi olarak “montaj ilkesi”ni kullanır. Bausch’un tiyatrosunda bir birlik ve hareketin öne çıkarılması yoktur: Olan biten her şeyi birden görmek olanaksızdır. Çünkü her şey eşzamanlı olarak gelişir ki, bu da postmodern performans sanatlarında kullanılan klasik bir yöntemdir. Ana hareket merkezin dışında olup bitiyormuş gibi geldiği için, “izleyici” doğru yere baktığından asla emin olamaz böylece izleyici kendi belirleyici fantezilerinin gücünü hissetmeye başlar.

Sanatçı her yeni oyununa başlarken müziğin ya da kendi düşüncesinin ürünü bir izlek çerçevesinde dansçılara sorular yöneltir, bu sorulara gelen yanıtları doğaçlamayla harekete dönüştürür. Daha sonra ortaya çıkan anlatım biçimlerinden bir koreografik bütün oluşturur. Bausch’un dans tiyatrosunun sarsıcı etkisi sahne dekoru, müzik kaydı, oyuncu konuşması ve oyuncunun vücut dili arasındaki değişmez uyumsuzlukta yatar. Sahne yapraklar, çiçekler, nemli toprak, ot, su gibi sesin ve kokunun algılanabileceği, belli bir piyesin tonunu ve havasını oluşturan çeşitli doğal maddelerle donatılmış olabilir. Müzik klasikten popülere kadar büyük bir çeşitlilik gösterir. Bausch’un çalışmalarının konuları bir bakıma hep insandır. Çeşitli durumlarda yaşam öyküleri, insan güçsüzlükleri, korkuları, düşleri, sınırsız istekleri, görüntülenir. Gündelik yaşamdan alınmış büyüklük iddiaları, korkaklıklar, küçük ihanetler, anlamsız uzlaşmalar, klişe davranışlar sergilenir. Oyunların çoğunda kadın erkek ilişkileri gündemdedir. Farklılıklar, iletişimsizlikler, saplantılar üzerinden anlaşmazlıklar sahneyi doldurur.

Hiçbir şekilde edebi bir metne bağlı olmayan yazarsız, oyuncusuz, yönetmensiz bir tiyatro üzerine yoğunlaşmasıyla Pina Bausch’un dans tiyatrosu, Brecht’in epik diyalektik tiyatrosunun kamulaştırılmasıdır ( yani ideolojik dizginlerinden kurtarılıp, halka mal edilir) dans duyguları sunma modlarını, Brechtyen tiyatronun rasyonel-bileşiksel iletişimine, kendi biricik katkısı olarak harekete geçirir. Elizabeth Wright ise Brecht’e el koymak adlı makalesinde şöyle diyor:

“Brecht tarihsel olarak belirli bir yapıya dahil edilen özneye etki eden sembolik etkilerle ilgilenirken Bausch öznenin imgeselliğinin bozulmalarını, toplumsal baskıların bir etkisi olarak gösterir ama nedenlerini açıkça tanımlamaz. Bu baskının kopuk tarihini yazmak ve bu baskıyı sürekli yerinde tutan baskının şiddet izlerini ortaya çıkarmakla meşguldür...”[2]

Bausch tiyatro olarak Brecht ile de çelişir çünkü Bausch’un vücut göstergelerini kullanış biçimi ideolojik bağlılıklarına aldırmaksızın oyuncuların gerçek insanlar olarak öznelliklerini ön plana çıkarır. Bu anlamda, gestus, zafer-etkisi, komik unsurun ani bir gestalt dönüşü olarak kullanılması gibi, epik tiyatronun bazı temel kavramlarını kullanan çalışmaları, Brecht’in çalışmalarının kamulaştırılması olarak görülebilir. Fark ise onun oyuncularının kendilerini göstermelerinde yatar: beden ve toplumsal rol arasında sahneledikleri ayrılma, kendi bedenlerinde deneyimlenir ve canlandırılır. Onlar Brecht’in sokak sahnesindeki modeli gibi, yoldan geçen birinin bedenini değil, kendi bedenlerinin göstericileridir.

Bausch’un neredeyse en başından beri kendisine eşlik eden çalışmalarının hala dans olarak mı yoksa daha çok tiyatro olarak mı sınıflandırılacağı sorusu, tüm dünyaca bilinen formülasyonuyla (onu insanların nasıl hareket ettiklerinden çok neyin onları hareket ettirdiği sorusuyla ilgilendirmesi) kendisinin de katkıda bulunduğu bir yanlış anlaşılmadır. Bausch neredeyse 15 yıl boyunca koreograf gösterilerindeki dansları sistematik bir şekilde azalttı. Ancak danstan hiç vazgeçmedi temelde Bausch’un gösterilerinin çoğunun bir bütün olarak dans mı yoksa tiyatro olarak mı sınıflandırılabileceği sorusu yanlış sorulmuş bir sorudur. Bausch’un sahne üzerinde gerçekleştirmeyi başardığı şey tamamen ritim ile iç içe geçmiştir ve dans vari bir şekilde kurulmuştur. Sonuç olarak Pina Bausch dans tarihinde sınırları aşmış ve dansı yeniden tanımlamıştır: Sadece güzelin değil (-ki gösterilerinde her zaman vardır) özellikle özgürlüğün, dolu dolu sevginin, şefkatin ve insanlığın sanatı...

Bausch’un uluslararası ününü sağlayan en önemli yapıtlarını şöyle sıralayabiliriz: Cafe Müller (1978) Kontakthof (1978) Aryalar (1979) İffet Söylencesi (1979) 1980, Pina Bausch’dan Bir Parça, Bandoneon (1980) Vals (1982) Cigarettes in the Dark (1985) Viktor (1986) Atalar (1987) Palermo Palermo (1989) Dans akşamı (1991) v.b

İşte kısaca tanıtmaya çalıştığımız Bu büyük dans ustası geçtiğimiz haziran ayında yine ülkemizdeydi. (Yine diyorum çünkü daha öncede birkaç kez gelmişti) Üstelik bu kez konu olarak İstanbul’u seçmiş ve İstanbul adlı bir proje ile gelmişti. Tüm sanat seviciler (pardon sanatseverler) olarak hepimiz heyecanla bekliyorduk… Ve gösteri anı geldi çattı. Sonra da bitti gitti. Daha önce de Pina Bausch izlemiş ve Pina Bausch üzerine üniversitede seminer vermiş biri olarak hayal kırıklığına uğradım. Bu gördüğüm hiçte benim daha önce izlediğim ve üzerine yazılan tüm yazılarını okuduğum Pina teyzenin çalışmalarına benzemiyordu. Ben kendi kendime acaba anlayamadığım bir şey mi var diye düşünürken basında ve televizyonda benimle aynı düşüncede insanlar olduğunu gördüm. Demek ki tek “anlamayan” ben değilmişim. Ancak sevgili organizatörler ve bir “hısım” sanatseverler durumu kurtarmaya çalışarak “bu bir soyut İstanbul’dur, sizi yanıltmasın bu İstanbul’un ruhunun sesidir” gibi sözler sarf edip durumu kurtarmaya çalıştılar. Oysa herkes görmüştü ki kral (pardon Pina Teyze) çıplaktı. Bu sanat sevicilerimiz (pardon sanatseverlerimiz) elbetteki çıplak olduğunu söyleyemezlerdi. Çünkü o zaman Pina Teyze kızar ve bir daha da gelmezdi (diimi ama!) Böyle olunca “soyut İstanbul” deyimini pek sevdiler. Çünkü “soyut” kelimesi bir kurtarıcıdır ve neyin önüne gelirse gelsin mistik anlam ve gizem katar böylece de eğer o şeyi beğenmediysen yandın! Kesin anlamamış konumuna düşersin. Böyle olmaması içinde hemen sesini kesip “breh breh vay be adamlar yapmış” demen gerek. Lakin gel gelelim ben sesimi kesmiyorum ve kralın çıplak olduğunu söylüyorum. Öncelikle haksızlık etmemek gerek. Türkiye’de İzlediğim birçok gösteri sanatlarından daha iyiydi fakat gösterinin İstanbul ile bir ilgisini kuramadım. Hamam sahnesini, Türkçe replikleri ve Türk müziğini çıkarın adını ister Meksiko City, ister Budapeşte, isterseniz Mogadişu projesi koyun fark etmez. Daha sonra öğrendik ki Pina Bausch ve grubu İstanbul projesi için İstanbul’da sadece iki hafta kalmış, yanlış duymadınız iki hafta, yani 15 gün, yani 360 saat, evet evet bildiğimiz iki hafta… ve bu süre içinde İstanbul gibi bir kentin havasını kokusunu ve ruhunu çözdüler, üstüne birde sanat olayı gerçekleştirdiler. Üstelik dans tiyatrosu olan bir grup anlattığı kentin insanlarının danslarından hiç etkilenmeden -birkaç göstermelik figürü saymaz isek- yaptılar bu işi. (Breh breh adamlar yapmış bea!). Sonrada bunu bize yutturdular(!) Peki bunu hepimiz yuttuk mu? Elbetteki hayır, kimilerinin boğazına takıldı ama her neyse. Yani özetleyecek olursak şu bir gerçektir ki Pina Bausch ve grubu bu çalışma üzerinde titizce çalışmamışlar ve çok acıdır ki pek önemsememişler. Oysa daha önceden Pina Bausch izleyenler bilir, Bausch ve grubu isteseler çok daha mükemmel bir çalışma sergileyebilirlerdi eğer bu işi ciddiye alsalar idi. Gözlemlerini 15 güne sıkıştırmaz daha fazla zaman ayırabilirlerdi. Yok eğer İstanbul’a ayıracak vakitleri yok ise de bu projeden vazgeçip iş olsun diye iş yapmamalıydılar. Lakin onlarda biliyor ki sanat sevicilerin (pardon sanatseverlerin) çok fazla olduğu İstanbul’da bunu yutturmak, yutturamasalar bile gargara yaptırmak çok kolaydı. O yüzden kendilerini yormadan bu işin altından kalktılar. Peki bu konuda bize ne yapmak düşüyor? Bu sorunun yanıtı ise çok kolay: Yaşamda ki her şey adına, (unutma! konumuz sanat), öyle ise sanat adına yapılan tüm kötü, ciddiyetsiz ve titizlikten yoksun olan her şeyi acımasızca eleştirmek ve sonunda kellenin gideceğini bile bile “kral çıplak” diyebilmek…


KAYNAKÇA
-Agon, Sayı 10
-CANDAN, Ayşin,Yirminci yüzyılda öncü tiyatro, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul-1997
-ÇALIŞLAR, Aziz, Yirminci Yüzyıl Tiyatrosu, Mitos-Boyut Yayınları İstanbul 1994
-Dans Müzik Kültür, Sayı 64
-Sanat Dünyamız, Sayı 85
-Yeni Binyıl, 2.Haziran.2000
www.pinabausch.de

[1] Sanat Dünyamız, Sayı 85, Sayfa 28[2] Agon, Sayı 10, Sayfa 92

18 Şubat 2008 Pazartesi

ŞİİR


Canım yiğenim Yaren'imden biz büyüklere bir şiir...

ŞİİR (31.12.2007)

Su gibi ömrünüz olsun
Toprak hızlı aksın
Herkes mutlu olsun
Fakirler sıcacık olsun
Bebekler çabuk büyüsün okusunlar
Kaybolanları bulsunlar
Silgiler kalemler kalemtraşlar
Herkeste olsun
Herkesin evleri olsa
Herkesin oyuncakları olsa

Sevgilerle
Yaren Başbuğa

15 Şubat 2008 Cuma

SEVGİLİ ARKADAŞIM HEYKELTRAŞ FİLİNTA ÖNAL'DAN BASIN AÇIKLAMASI


Merhaba arkadaşlar,

Heykelin Çankaya Belediyesi tarafından korunmaya alınmış olması ve onarılması sevindiricidir. Maalesef sorun bu kadarla sınırlı değildir. Açıkça bir siyasi saldırı olabileceği düşüncesi olmamakla beraber General Miranda Heykeli’nin iki yıldır, Simon Bolivar Heykeli’nin ise üç yıldır bulundukları yerlerde sürekli olarak tahrip ediliyor olması, heykellerin kaidelerinin etrafında yer alan açıklayıcı ve tanıtıcı bilgi tabelalalarının zaman zaman tahrip edilmesi bu olayın adi bir hırsızlık olayı olmadığını düşündürmektedir.
Tabelalar üzerinde yer alan Venezüella Cumhuriyeti, Çankaya Belediyesi gibi yazıların Cumhuriyet, Çankaya gibi detayları zaman zaman tahrip edilmekte ve elçilik ve sanatçı tarafından onarılmaktaydı. Çok defa heykelin üzerinden süzülen balgamlar, tükürükler,boyalar ve çeşitli pislikler görülmekte ve sanatçı tarafından sürekli olarak temizlenmekteydi.
Heykele saldırının Cumhuriyetin başkentinin orta yerinde Çankaya ilçesinde olması ayrıca üzücü ve düşündürücüdür.
Saldırının sebebinin daha öncede söylediğim gibi açıkça bir siyasi boyutu yoktur; bilgisizlikten kaynaklandığını tahmin ediyorum. General Miranda ve Simon Bolivar heykelleri bir türlü benimsenememiş ve anlaşılamamıştır. Bu heykellerin Ankara’ya yerleştirilmesinin sebebi daha öncede uzunca açıkladığım gibi Venezüella’nın başkenti Karakas’ ta bir Atatürk Heykeli’nin ve Atatürk Bulvarı’nın bulunmasıdır. Diplomatik bir karşılık olarak başkente yerleştirilmiştir. Anlaşılan odur ki bir yabancının heykelinin Ankara’da ne aradığını, heykelin üzerindeki açıklamalara ve General Miranda’nın 1786’da Osmanlı denizcileri tarafından karşılanıp İzmir’e gelişini tasvir eden rölyefin de kaidenin üzerinde yer almasına rağmen bir türlü kavrayamayan kişilerin vahşi tepkisidir bu.
Üzücü olan açıkça yok edilmeye çalışılan bir sanatçının heykeline toplumun büyük kesiminin, medyanın ve devletimizin ilgisiz kalmasıdır.
Yakın geçmişte sanata ve heykele tükürdüler. Bugün tükürükler ve balgamlarla birlikte yok etmeye çalıştılar. Düşündürücü ve korkunç olan budur.Dün tükürenler bugün heykelleri yok ediyorlar.
Bu heykelin diplomatik bir boyutu olması olayın önemini daha da arttırmaktadır. Yabancı bir ülkede size dair ya da ülkenize ait bir eserin yok edildiğini düşünün. Venezüella’daki Atatürk heykeli bir gün yok olsa, Macaristan’daki Kanuni Sultan Süleyman Heykeli tahrip edilse ne hissedersiniz? Mostar Köprüsü yıkıldığında ne hissetiniz? Unutmayın Ankara’da pek çok büyükelçilik var, pek çok yabancı diplomat akademisyen ve basın mensubu insan var. Onlar bu ülkeye nasıl bir gözle bakar bir de bunun düşünün.
Bu sürekli ve ilkel saldırı bu ülkenin hayat damarlarından belki de en önemlisi olan sanata ve sanatçıya yapılmış korkunç bir saldırıdır. Unutmayın sanatsız kalmış bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.
Uzun zaman önce sanat kan kaybetmeye başlamıştı. Bugün ilgisizlikten, sahipsizlikten yok olma noktasına gelmiştir. Kültür ve sanat olmazsa uygarlık olmaz, gelecek olmaz.
Çözüm mü? Çözüm akılcı, yapıcı, işlevsel eğitim ve kültür politikalarının üretilip çoğaltılması ve uygulanmasındadır. İlköğretimden başlayarak yüksek öğrenime kadar müzik, resim, heykel,edebiyat,drama,sinema gibi örnekleri çoğaltılabilecek pek çok sanat ve kültür derslerine katılımın özendirilmesi,derslerin akılcı,sempatik ve ilerici bir anlayışla uygulanabilmesidir.
Bu ülke bizim ben bu ülkenin sanatçısıyım ve sanatımı bu ülkede yapmak istiyorum. Devletin sahiplenmesi toplumunda sahiplenmesini özendirir;sanatçıların daha verimli ve elverişli bir ortamda eserler üretebilmelerine olanak sağlar.Sanat ve sanatçılar bir ülkenin prestijidir.
Filinta Önal
Heykeltıraş 0532 345 03 32
29.01.2008 Ankara
(sürecin öncesi için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız)

ACIMIZ ŞİMDİ DAHA DERİNDE


...Babamdan iki hafta sonra (17.Ocak.2008) sevgili teyzemiz "Elif Arslanbaşı"ı kaybettik...

Canım teyzecim... o gülen yüzünü, tombul ellerini, "la Polat bunlar asortik" deyişini, kardeşim Hasan'la geceyarıları eve geldiğimizde hiç üşenmeden uykundan kalkıp bizlere o güzel yemeklerini hazırladığını, ve daha birçok acı tatlı anılarımızı ve seni hiç unutmayacağız... ve seni çok ama çok özleyeceğiz...
...yalandır cennet
yalandır cehennem,
iyi uykular sevgili teyzem...

26 Ocak 2008 Cumartesi

HEYKEL DÜŞMANLARI

"Değerli şair Ahmed Arif'in oğlu Heykeltraş Filinta Önal'ın basın(!) da önemli bulunmayan basın açıklaması"

Sanatçı dostumuzun eserine yapılan alçak saldırıyı kınıyoruz.

"Merhaba dostlar,
Size Ankara’nın orta yerinde yok edilen bir heykelimle ilgili acımı aktarmak istiyorum.
Dönemin Venezüella’da ki Türkiye Büyükelçisi yanılmıyorsam 2002 yada 2003 yıllarında Venezüella’nın başkenti Karakas’a bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün bir anıt heykelinin yaptırılması için diplomatik girişimlerde bulunur.Sayın büyükelçi Atatürk’ü Venezüella’lılara tanıtır sevdirir ve mermer bir kaide üzerinde bronz döküm bir Atatürk heykelini diktirir.Başkentin müstesna bir yerinde yer alan tertemiz bir park içerisinde,etrafı çiçeklerle çevrili ve bakımlı bir şekilde Ataürk Heykeli durmaktadır.Gerek olursa fotoğraflarını Venezüelle Büyükelçiliğinden edinilebilir.
Bu gelişme üzerine diplomatik bir eşitlik ve karşılık anlamında Venezüella’nın Türkiye Büyükelçisi benzeri bir çalışmaya başlar.Dışişlerinden gerekli destek alınır ve İspanyol Amerika’sının bağımsızlık savaşını başlatan General Francisco de Miranda’nın ve savaşı kazanan kurtarıcı Simon Bolivar’ın anıtlarının yapılması için girişimlerde bulunur.
Bilindiği gibi başkent Ankara’da Çankaya ilçesi sınırları içerisinde Simon Bolivar Bulvarı vardır. Tıpkı Venezüella’da Atatürk Bulvarı olduğu gibi.Yalnız bulvarlar ve üzerlerindeki parklar ilçe belediyelerine değil de Büyükşehir belediyesine bağlı olduğu için Büyükşehir belediyesinin yer göstermesi gerekmektedir. Büyükelçi yaklaşık iki yıla yakın bir süre Büyükşehir belediyesinden konuyu görüşmek için randevu bile alamaz.
Bunun üzerine bir eser bırakmak isteyen büyükelçiye elçiliğinde içinde bulunduğu Çankaya Belediyesi tarafından çeşitli parklar gösterilerek beğendiğine heykeli yerleştirmesi iletilir. Sonuçta Konrad Adenaur Caddesi üzerinde bir parka Simon Bolivar heykeli Heykeltraş Filinta Önal tarafından dikilir.Heykel Venezüella’daki Ataürk heykeliyle aynı yükseklikte ve aynı renk mermer kaidenin üzerinde tam anlamıyla eşit boyutlardadır.Ancak 2005 yazında montajı yapılan heykelin elindeki kılıç iki kez kırılmış, sanatçı tarafından onarılmıştır.Ayrıca sayısız kereler kaidenin üzerindeki açıklama ve tanıtıcı bilgileri içeren metal levhalar tahrip edilerek tekrar tekrar onarılmıştır.(tahribat ilginçtir açıklayıcı bilgi tabelalarının üzerindeki Atatürk Cumhuriyet ve Çankaya kelimelerinin üstü kazınarak tahrip edilmekteydi)
Bunun üzerine 2006 yılında Çankaya ilçesi Birlik mahallesi 8.cadde üzerinde yer alan bir parka da Simon Bolivar’ın hocası ve İspanyol Amerikası’nın bağımsızlık savaşını başlatan ve 1786’da İzmir’den karaya çıkarak Osmanlı İmparatorluğu’ndanLatin Amerika’nın bağımsızlık savaşını başlatmak için diplomatik destek isteyip alarak dönen ve bağımsızlık savaşını başlatan asker diplomat General Francisco de Miranda’nın bir heykeli ve altında da İzmir’e Osmanlı denizcileri tarafından karşılanmasını anlatan rölyefini içeren anıt Heykeltraş Filinta Önal tarafından dikilir.Bu heykel de defalarca çeşitli boyalarla boyanarak kirletilmiş ve sanatçı tarafından onarılmıştır.Bu heykelin de açıklayıcı ve tanıtıcı bilgiler içeren tabelaları tahrip edilmiş,onarılmış tekrar tahrip edilmiştir.Üzerinde defalarca tükürükler ve hatta balgamlar süzülen heykelin temizliği ne belediyenin ne de parktaki bekçilerin dikkatini çekmemiştir!En sonunda 26 Ocak 2008günü bronz döküm heykelin kaidesinden zorlanarak söküldüğü sanatçı tarafından fark edilerek elçiliğe bildirilmiştir. Birkaç kişinin zorlamasıyla zor sökülebilmesi mümkün olmayan heykelin kayboluşu ile ilgili olarak sanatçının aradığı hiçbir televizyon ve gazete olay yerine gelmemiş,konuyla ilgilenmemiş ve bu ilgisizlik sanatçıyı kahretmiştir.
Heykelin onarımı sırasında parka gelen bir grup genç bu yabancının heykelinin burada ne aradığını sorarak onarımı yapan heykeltraş Filinta Önal’ı taciz etmeye başlamışlardır. Bu işin diplomatik bir karşılık olduğunu açıklayan sanatçı Venezüella’da da bizim kahramanımızın olduğunu söylemesi üzerine kahramanın kim olduğunu soran gençlere Atatürk olduğunu söylediğinde gençlerin tavrı gittikçe agresifleşerek o da bir şey mi bizde başka kahraman mı yok o kim gibisinden tehditkar tavırlarla karşılaşmıştır. Kahramanlarla dolu bir tarihin çocukları olduklarını düşünenler heykelleri tahrip ederek kahramanlara layık torunlar olduklarını mı sanıyorlar. Ne yazık değil mi?
Heykele tükürmeyi öğrenenler artık heykelleri ve onları yapanları da yok etmeye başlamışlardır. Daha da acı olan sanata tükürenlerin artık sanatı yok etmeye başladıkları bir süreçte medyanın ve aydınların buna duyarsız kalması ve bu konuyu duyurmaya bile çalışmamasıdır.
Heykeline tükürülen ağabeyim Mehmet Aksoy usta sesini duyurdu ve hesabını sordu.
Fazıl Say doğru ya da yanlış sesini bir şekilde duyurdu.Kim duydu kim ne anladı ya da ne düşündü bilemem ama başkentin ortasında yüzlerce kilo ağırlığında bir heykel kayboluyor ve aradığım hiçbir medya kuruluşu gelip ilgilenmiyor.Artık sesimizi duymuyorlar.
Sanırım neden bir şeylerin hep yanlış olduğunun ve asla düzelmeyeceğinin yanıtı burada."
Filinta ÖNAL
Heykeltraş
0532 345 03 32 - filinta72@hotmail.com
26.01.2008 - Ankara
(sürecin devamı için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız)

“Zehirli” kelimeler, kavramlar ve söylemler üzerine...


Fikret Başkaya

Sömürü, yağma, talan, toplumsal eşitsizlik ve hiyerarşi velhasıl egemenlik, ideolojik kölelikle, ideolojik kölelik de insanların bilincinin zehirlenmesiyle mümkün oluyor. Bu amaçla zehirli kelimeler, kavramlar ve söylemler devreye sokuluyor. Lâkin insanların zihnini zehirleyen kelimeler, kavramlar ve söylemler sıradan insanların işi değil. Bunun için “konunun uzmanlarının” devreye girmesi gerekiyor. İşte isminin önüne çok sayıda ünvan eklenmiş üniversite üyeleri, gazete köşelerine çöreklenmiş, herşeyi bilen köşe yazarları, ünlü şair ve yazarlar, siyasetin duayeni sayılan burjuva politikacıları, Uluslararası denilen kurumların yöneticileri, televizyon yorumcuları, çok ünlü sanatçılar, yüksek yargının yükseğindekiler, vb. bu amaç için seferber ediliyor. Konunun uzmanı iktisat profesörleri kapitalizmi hiç ağızlarına almadan saatlerce ekonomiyi “tartışıyor” ve insanlar saatlerce onları “seyrediyor”... Kapitalizmi telaffuz etmeden herhangi ekonomik bir sorun tartışılabilir mi? “Konunun uzmanları” öyle münasip görüyorsa neden olmasın! Aslında kimin kimi seyrettiğini bilmek önemli, zira ilişkinin ters olduğunu anlamak için “iletişim uzmanı” olmak gerekmiyor... Aslında televizyon seyircisi izleyen değil, izlenendir. Velhasıl siz televizyonu seyretmiyorsunuz, televizyon sizi seyrediyor... Bu önemli sorunu başka bir yazıda tartışmak üzere, burada oldukça sık kullanılan ve kolayca kabul görüp, itiraz edilmeyen bazı “zehirli” kelimeler, kavramlar ve söylemler üzerinde kısaca duracağım. Fakat daha önce iki hatırlatma yapmam gerekiyor: Birincisi kelimelerin ve kavramların önüne eklenen niteleme sıfatlarıyla ilgili. Eğer bir kelimenin veya kavramın önüne bir niteleme sıfatı getirilmişse, biliniz ki orada mutlaka netâmeli bir şeyler, bir tuzak vardır... Mesela sürdürülebilir kalkınma gibi. Durup dururken ‘kalkınma’ kavramının önüne sürdürülebilir sıfatını eklemenin ne âlemi var? Böyle bir ek yapılıyor zira gerçek dünyada kalkınma diye bir şey yok ve kapitalizm koşullarında asla mümkün de değildir. Bu, ölüyü giydirip, süsleyip bir koltuğa oturtmak gibi gibi bir şey. Kapitalizm asla kalkınma üretmez, orada söz konusu olan sermayenin büyümesidir. Eğer siz ideolojik bir manipülasyon yapıp, ekonomik büyümeyi kalkınmayla özdeş sayarsanız, o zaman insanları kalkınma diye birşeyin mümkün olduğuna da ikna edebilirsiniz. Aslında sürdürülebilir kalkınma, kalkınma diye birşeyin olmadığının itirafıdır. Kapitalizm koşullarında -ve sistemin mantığının bir gereği olarak-, ekolojik ve insânî hasarlara neden olmadan sermaye birikimi veya aynı anlama gelmek üzere sermayenin büyümesi mümkün değildir. Böyle bir saçmalığa inanmak için sermaye için iyi olan herkes için iyidir deyişini içselleştirmiş olmak gerekir. İkincisi, Kadim Grekçe’deki oxymore kelimesiyle ilgili. Oxymore, birbiriyle çelişen, eski tabirle biri diğerini naks eden, dolayısıyla yan yana gelmesi caiz olmayan, antinomik iki kelimeyi yan yana getirmek demeye geliyor. Berrak karanlık gibi... Eğer kapitalizm koşullarında kalkınma diye birşey mümkün değilse, o zaman sürdürülebilir kalkınma da tam bir oxymoredur. Aşağıda kafaları bulandırmak üzere önlerine niteleme sıfatı getirilen bazı zehirli kelimeler ve kavramlardan söz edeceğim ama hızlıca geçmek kaydıyla... Aksi halde yazının boyutunu çok fazla genişletmek gerekir ki, buradaki amaca uygun değildir...

Uydur uydur söyle...

Günlük dilde çok kullanılan zehirli kelime ve kavramlardan bazıları: sürdürülebilir kalkınma, insânî kalkınma, insânî yardım, insânî müdahale, sosyal kalkınma dayanışmacı ekonomi, pozitif ayrımcılık, pozitif milliyetçilik, Kürt sorununa barışçı çözüm, negatif barış, tek yanlı ateşkes, çalışma barışı, işveren, milli yarar [ulusal çıkar- milli menfaat], sağlıkta dönüşüm, kentsel dönüşüm, toplu görüşme, temiz savaş, insan yüzlü küreselleşme, halka açılma, halka arz, sermayeyi tabana yayma, kitlesel basın açıklaması, sivil anayasa, çalışma barışı, nitelikli dolandırıcılık, birlik ve beraberlik, konsensüs, medeniyetler çatışması, medeniyetler diyaloğu...

Şimdilerde sınırlı sosyal güvenlik sistemini de, tasfiye etmek, insan sağlığını ilgilendiren ne varsa metalaştırarak, paralılaştırmak, özelleştirmek, herhangi bir mal gibi alınır-satılır hale getirmek, velhasıl bir kâr aracına dönüştürmek için yoğun bir saldırı söz konusu. Neoliberalizmin talebi doğrultusunda yürütülen bu saldırıya sağlıkta dönüşüm diyorlar. Elbette size baldıran zehiri içiriyoruz demeyeceklerdir, kızılcık şurubu içiriyoruz diyeceklerdir... Eğer söz konusu dönüşüm gerçekleşirse, bir kere koruyucu ve tedavi edici tüm sağlık hizmetleri paralı hale gelecektir. Parası olan ve ödediği prim kadar sağlık hizmeti alabilecektir, devletin/ kamunun hiçbir etkinliği kalmayacaktır ve insan sağlığını ilgilendiren herşey yüksek kârlar vaad eden bir alan haline gelecektir. Tabii sağlık hizmetlerinin kalitesinin de düşmesi işin doğası gereğidir.... Zira kâr’ın söz konusu olduğu yerden kalitenin kovulması kaçınılmazdır ama söylem tam da bunun tersidir... Eğer mutlaka sağlık hizmetlerinin kalitesinin yükselmesinden söz edilecekse, bu ancak toplumun zenginliğine el koyan ‘büyük hırsızlar’ için geçerlidir… Onlar gerçekten kaliteli hizmet alabilirler… Daha şimdiden hasta olmayanlara da ilaç satmak için yoğun bir çaba gözleniyor. Daha fazla ilaç satmak için yeni yeni hastalıklar ‘keşfediliyor’... O kadar ki, önce bir ilaç üretiliyor sonra ona uygun hastalık ‘keşfediliyor...’ Bunun son örneği yakın tarihlerde gazetelere de yansıdı. Pfizer ilaç firması gerçek dünyada olmayan bir hastalık için, üstelik müthiş yan etkileri de olan Lyrica adlı bir ilaç üretti ve daha şimdiden milyonlarca dolar kazandı... Sağlıkta dönüşüm elbette sadece sağlık alanını angaje etmiyor. Emekliliği de problemli hale getiriyor. Yazık ki, bu saldırı karşısında toplum çoğunluğu tepkisiz. Oysa sahip olduğunu koruyamayanın yeni şeyler kazanmasının zorlaşacağı bilinen bir şeydir... Benzer bir durum kentsel dönüşüm söylemi için de geçerli... Bu, kentlerin yüksek rant vadeden semtlerinin yağmalanması için uydurulmuş bir söylem. Kimse orada yaşayan insanlara ne istiyorsunuz diye sormuyor... Yıkıp, yüksek rant için yeniden inşa etmenin, büyük hırsızlara zenginlik transferinin adı kentsel dönüşüm...

Son dönemde çok kullanılan söylemlerden biri pozitif ayrımcılık. Eğer şeyleri adıyla çağırmaya niyetli değilseniz, ideolojik manipülasyona başvurmanız gerekecektir. Ayrımcılığın, daha doğrusu eşitsizliğin üstünü örtüp, mevcut durumu kabullendirmek, sürdürmek, için bu tür icatlar gerekiyor. Böylece sorun çözülüyor, çözülecek, çözüm yoluna girmekte, o işle ilgileniliyor izlenimi yaratılıyor. Yazık ki, radikal kavramı da hiçbir zaman yerinde kullanılmıyor. Radikal demek, sorunu kökeninden ele almak, kavramak, sonuçlarla değil sebeplerle ilgilenmek demektir. Oysa günlük dilde radikal, ekseri aşırı [ekstrem] anlamında kullanılıyor. Bir kere bir aklıevvel çıkıp zehirli bir kelime veya kavram üretince, artık yol açılıyor... İşte pozitif milliyetçilik, vb. Milliyetçiliğin pozitifi, negatifi, acılısı, az acılısı, orta şekerlisi olur mu? Eğer milliyetçiliğin bir içeriği var ise onu eğip-bükmenin ne âlemi var? Tek yanlı ateşkes olmaz. Ateşkes savaşan taraflar arasında bir anlaşmayı, bir mütarekeyi varsayar. Ancak anlaşma gereği iki taraf da çatışmayı durdurursa, bir ateşkesden söz edilebilir. Taraflardan biri ben ateşi kesiyorum diyebilir ama karşı taraf ateş etmeye devam ettikçe, sizin söylediğinizin bir değeri olmaz... Kürt sorununa barışçıl çözümündeki ‘barışçıl’ gereksizdir. Zira, önemli olan sorunun çözülmesidir. Kürt sorunu çözülsün, çözülmelidir demek yeterlidir. Lâfı uzatmak beyhudedir ve ideolojik manipülasyon kategorisine girer... O zaman birileri de çıkar barışçıl’dan ne anlaşılması gerektiğine dair gereksiz bir tartışma başlatır...

Önüne insânî sıfatı eklenen bir dizi söylem için de aynı şey söz konusu. Neden insânî yardım deniyor? Veya insânî olmayan bir yardım olabilir mi? Emperyalistlerin yardım dediklerinin yardımla bir ilgisi yok ve hiçbir zaman da olmadı. Onların yardım dedikleri, sömürüyü, yağmayı, talanı, eşitsiz ilişkiler bütününü, velhasıl bağımlılık ilişkilerini sürdürmenin bir aracı... Bu bilindiğine göre, insânî sıfatı gerçekte olanın üstünü örtüp yanılsama yaratma amacıyla kullanılıyor. ABD’nin insânî müdahale yapması mümkün mü? Asla mümkün değildir ama öyle bir söyleme başvuruluyor. Oysa doğrusu, emperyalist müdahale veya emperyalist saldırı olabilir... İnsânî kalkınma için de aynı şey söz konusu. Eğer kalkınma diye birşey olsaydı, önüne insânî sıfatını eklemeye gerek kalır mıydı?. Gayri insânî kalkınma mı var da siz insânî kalkınmadan söz ediyorsunuz? İnsan yüzlü küreselleşme olmaz, olması için kapitalizmin/emperyalizmin olmaması gerekir. Öyleyse gerçek dünyada olan nedir? Sermayenin yayılması, küreselleşmesidir... Her yılın Ağustos-Eylül aylarında Memur sendikalarıyla hükümet arasında toplu görüşmeler yapılıyor. Belli ki, toplu görüşme uydurulmuş bir söylem ve hiçbir kıymet-i harbiyesi yok. Bir kere görüştüğü söylenen taraflardan birinin içi boş, görüşme yeteneği yok, çünkü sendika değil... Sendika olmayana önce sendika deniyor, sonra da toplu görüşme yaptığı sanılıyor. Grev ve toplu sözleşme hakkı olmayan bir örgüt ancak dernek olabilir. Fakat orada da sorun var zira, aidatları devlet ödüyor... Memur maaşlarına yapılacak zam IMF ve Dünya Bankası’nın önerisi doğrultusunda maliye bürokratları tarafından önceden belirleniyor. Sonra da seyirciyi oyalamak için ‘toplu görüşmeler’ oyunu sahneye konuyor... Oyunun inandırıcılığını artırmak için de görüşmeler uyuşmazlıkla sonuçlanınca ‘uzlaştırma kuruluna’ gönderiliyor ve son sözü bakanlar kurulu söylüyor. Peki bu kadar zahmet niye? Bu kadar zahmet içi boş midye kabuğu olan memur sendikalarının içini doluymuş gibi göstermek ve seyirciyi oyalamak için...

Kapitalist patron denmesi gerekene işveren denince, durum bütünüyle değişiyor. Artık kapitalist patron, veren biri olarak alacaklı durumundadır. Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu [TİSK] işvermekten dolayı sanki işçi sınıfından alacaklı duruma getirilmiş oluyor. Bilindiği gibi, veren alacaklıdır... Kitlesel basın açıklaması da son dönemin ideolojik zorlamalarından biri. Basın açıklamasının önüne kitsesel sıfatı getirilince basın açıklamasının mahiyeti değişir mi? Medeniyetler diyaloğu, medeniyetler çatışması, medeniyetler ittifakı, medeniyetler buluşması da emperyalist saldırıyı gizlemek üzere uyduruldu. Birazcık düşünme yeteneğine sahip biri, medeniyetler çatışması diye birşeyin olamayacağını bilir. Medeniyet denilen irade sahibi bir öznemidir ki, kavga etsin, çatışsın, savaşsın! Gerçek dünyada ve tarihte söz konusu olan sadece medeniyetlerin birbirlerinden iktibas yapmasıdır. Bu da birinin gelişmesi, diğerlerinin gelişmesinin koşuludur demektir. Öyleyse çatışan iktidarlar, sınıfsal çıkarlar, emperyalist çıkarlardır. Emperyalist saldırıya emperyalist saldırı dememek için bu tür söylemler uyduruluyor. Rahatsız edici olan insanların bu tür safsataları ciddiye almalarıdır... Halka açılma, halka arz, sermayeyi tabana yayma’ya gelince: herhalde bundan saçma birşey olamaz. Orada söz konusu olan halkı sermaye sahibi yapmak, zenginlerin zenginliğine ortak etmek mi? Böyle birşey eşyanın tabiatına aykırı olmak bir yana, kapitalizm koşullarında tam tersi geçerlidir. Gerçek dünyada geçerli olan halkı sermayeye ortak etmek değil, mülksüzleştirmektir. Aslında birazcık parası olanların elindekini almanın adı sermayeyi tabana yaymaktır... Nerdeyse çalışma yaşındaki her beş kişiden birinin işsiz olduğu, çalışanların çoğunun tam bir sefalet ücreti olan asgari ücretle çalıştığı, açlık ve yoksullukla cebelleşenlerin sayısının her geçen arttığı bir toplumda sermayeyi tabana yaymak, insanlarla alay etmek değil midir?. Ulusal çıkar’a [milli yarar] gelince, böylesine sınıfsal, etnik, cinsiyetçi, kültürel, vb. bölünmelere maruz bir toplumda, ulusal çıkar, ‘milli menfaat’ diye birşey mümkün değildir. Durum öyledir ama politikacılar, hükümet çevreleri, rejimin akıl hocaları, vb. milli yarar [milli menfaat] söylemini dillerinden düşürmezler... Oradaki ideolojik manipülasyon, egemenlerin çıkarını herkesin çıkarıymış gibi göstermekle ilgilidir...

Kalkınma diye bir şey yok, dolayısıyla sürdürülebilir de değildir...

Birleşmiş Milletler Örgütü [BMÖ] ikinci emperyalistler arası savaş sonrasında oluşan statükoyu sürdürmek için kuruldu. Birinci emperyalistler arası savaş sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti’nin [Cemiyet-i Akvâm] yerini aldı. Kurulduğu günden beri çevresindeki Bretton-Woods kurumlarıyla [IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, vb.] birlikte emperyalist statükoyu meşrulaştırdı ve dayattı. Elbette bunu her zaman hümanist-iyilikçi bir söylemin gerisine gizlenerek yapacaktı. Aslında halkların değil devletlerin, esasen devletlerin de değil, emperyalist savaşın galibi devletlerin örgütüydü. Sömürgeciliğin ‘klasik versiyonunun’ tasfiyesiyle ortaya çıkan ‘yeni devletler’, özellikle 1955 Bandung Konferansı sonrasında emperyalist statükoyu sarsıcı girişimlerde bulunsalar da, emperyalist merkezlerle çevresi arasındaki sömürü ve bağımlılık ilişkileri ciddi bir değişikliğe uğramadı. Zaten söz konusu rejimler 1970’li yılların sonundan itibaren yeniden kompradorlaşıp neoliberal söyleme ‘uyum’ sağladılar.

İngiliz The Guardian’da Birleşmiş Milletler Örgütü’nün en büyük 50 çokuluslu şirketin oluşturduğu Global Impact’ta katılıp inisiyatif almasıyla ilgili olarak: “Birleşmiş Milletler Örgütü [BMÖ] batılı şirketlerin hesap vermelerinin yegane aracı olan düzenlemelerini çiğneyip, yeni pazarlara girmelerini sağlayan bir jandarma haline geliyor. İktidar odaklarıyla barış yapan Birleşmiş Milletler Örgütü iktidarsızlara savaş ilan ediyor[1]” deniyordu. Gazetenin yorumu yerinde ama nüanse edilmesi gerekiyor. BMÖ son dönemde emperyalist sermayenin jandarmalığını yapmıyor, kurulduğu günden beri yaptığı aynı. Lâkin artık son dönemlerde daha pişkin davranıp yaptıklarını gizleme gereği duymuyor…

Kalkınma kavramı, İkinci emperyalist savaşın hemen ertesinde ‘keşfedildi’. Aslında sömürgeciliğin ‘yeni’ versiyonunu dayatmak- kabullendirmek üzere araçlaştırılmış bir kavramdı, dolayısıyla gerçek dünyada bir karşılığı yoktu... Fakat, kalkınma diye bir şeyin mümkün olmadığının anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. Kalkınmadan çok söz edildiği yıllarda emperyalist merkezlerle kalkınmakta olduğu söylenen bağımlı ülkeler arasındaki ‘zenginlik’ uçurumu derinleşti ve ‘yakalamanın’ imkânsızlığı anlaşılınca, kavramı kullanmak artık kolay değildi. 1970’li yılların başında ekonomik büyümenin [sermayenin büyümesi] ekolojik sınırı zorladığının ortaya çıkmasıyla, artık yeni bir yalan üretme zamanı gelmişti. 1987’de Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Programı [UNEP] tarafından görevlendirilen, başında eski Norveç başbakanlarından Brundtland’ın bulunduğu komisyon imdada yetişti: Komisyonun hazırladığı ve hızla ünlenen raporun adı: ‘Ortak Geleceğimiz’ di... Artık bundan sonra kalkınma değil sürdürülebilir kalkınmadan söz edilecekti... Söylem 1992 Rio Zirvesinde BM Çevre ve Kalkınma Programı genel sekreteri Maurice Strong tarafından küresel bir slogana dönüştürüldü... O tarihten sonra artık herkesin dilinde. Nerdeyse önüne sürdürülebilir eklenmeyen kelime yok gibi... İşte sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir enerji, sürdürülebilir endüstriyel üretim, sürdürülebilir büyüme... Bu zorlama o kadar ileri götürülmüş durumda ki, sürdürülebilir sermaye bile deniyor. İşte oxymore denilen tam da bu... Zaten ‘sürdürülebilirlikten’ herkes canının istediğini anlama eğiliminde. Brundtland raporunda bile altı farklı sürdürülebilirlikten söz ediliyor. Raporun yayınlanmasından iki yıl sonra [1989] Dünya Bankası’ndan John Pessey 37, aynı dönemde François Hatem de 60 farklı sürdürülebilir kalkınma [sustainable development] tanımı tespit etmişti...

Sürdürülebilir kalkınma esas itibariyle iki şey içeriyor: Birincisi, ekonomik büyüme doğanın kendini yenilemesini engellemeyecek tarzda sürdürülmelidir; ikincisi, gelecek kuşakların varlığını tehlikeye atmamalıdır. Eğer söz konusu olan kapitalist büyümeyse, sermayenin büyümesiyse, sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesiyse, bunun doğal çevre tahribatı yapmadan yol alması asla mümkün değildir. Zira, kapitalizm her seferinde daha fazla üretmeye, daha fazla yok etmeye, daha fazla kirletmeye mahkûmdur. Bu sistemin mantığında içkin temel bir eğilimdir. Nitekim, BM Stockholm Konferansından 36 yıl, Rio Zirvesinden 16 yıl, Johannesburg’dan 6 yıl sonra doğal çevre tahribatı hızlanarak yol almaktadır. Gelecek kuşaklar ile ilgili kaygıya gelince, bu güne bak anlarsın denecektir. Şimdilerde dünya nüfusunun %20’si dünya kaynaklarının [zenginliğinin densin] %86’sına sahip... Yaşayanlar arasındaki bu skandalı sorun etmeyenlerin gelecek kuşaklar kaygısının bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Kapitalizmin mantığı bir alana ikincisi bedava mantığıdır. BM Çevre ve Kalkınma Programı [UNEP] genel sekreteri Maurice Strong, 4 Nisan 1992’de: “Doğal kaynakların tahribiyle sonuçlanan kalkınma modelimiz sürdürülebilir değildir. Onu değiştirmek zorundayız” demişti. Doğal çevre tahribatının birinci sorumlusu ABD’nin başkanı [baba] George Bush M. Strong’a cevaben: “Yaşam standardımız pazarlık konusu değildir” diyordu... Daha sonra Bill Clinton da Kyoto Protokolü vesilesiyle: “ekonomimize zarar verecek hiçbir şeyin altına imza atmam” diyecekti... Elbette Afganistan ve Irak fatihi İkinci Bush, babasından ve Clinton’dan geri kalacak değildi... Bir Amerikalı sanayici: “Hem ozon tabakasının hem de Amerikan sanayisinin birlikte varolmalarını isteriz” diyor... Sürdürülebilir kalkınma kavramı en çok ‘yardımsever’ ve ‘hümanist’ aydınları, bir de akademi taifesini büyüledi. Gerçek dünyada ne anlama geldiğini, ne işe yaradığını bilmedikleri, bilmek için yeterli çaba da harcamadıkları bu kavramı şimdilik mevcut durumu sürdürmek için kullanmaya devam ediyorlar ama asıl söz konusu olan tam bir sürdürülemezlik tablosudur. O halde iki şey: Ya vakitlice kapitalist mantığın dışına çıkılacak, ya da sürdürülemezlik mukadder olacak. ‘Büyük İnsanlık’ böyle bir kadere razı olabilir mi? Eğer olmak istemiyorsa, öncelikle bilincini kirleten ‘zehirli kavramlardan’ ve söylemlerden yakayı kurtarması gerekiyor. Velhasıl sorun bilinci özgürleştirecek bir kültür devrimiyle, yeni bir paradigma oluşturmakla ilgili ve bu mümkün...
[1] Aktaran: Sadruddin Aga Khan: Le Développment duarible, une notion pervertie.