Popüler Yayınlar

28 Eylül 2009 Pazartesi

...bir oğlum oldu, adı DOĞAÇ oldu...

20.09.2009 Pazar günü saat 11.40'da
oğlumuz
Doğaç'a kavuştuk.
Tüm dostlara müjdemiz olsun.


...
Nenni benim oğlum nenni
Nenni der de uyuturum
Uyutur da büyütürüm
Ben yavrumu yürütürüm
Nenni yavrum nenni.

Nesi var yavrumun nesi var
Benim yavrumun uykusu var
Uyusun da büyüsün
Tıpış tıpış yürüsün nenni.


(Sivas yöresel söylemi)

30 Haziran 2009 Salı

TEMİZ TİYATRO BURAK CANEY VE POLEMİKLER ÜZERİNE ÇOK PARANTEZLİ İLK VE SON YAZI

"tek kişilik azınlık da olsan doğru, doğrudur"... Gandhi
“çoğunluk olman haklı olduğunu göstermez”… İnangül
(daha önce söylendi mi acaba?)

Elbette insanların olumsuzluğa tepki göstermesi önemli bir değerdir...
Ancak bilmeden, anlamadan, okumadan fikir sahibi olmak en tehlikelisidir insan için...

Şahsen ne Ertuğrul Timur’u ne Mustafa Demirkanlı’yı ne Coşkun Büktel’i ne de Hilmi Bulunmaz’ı tanırım… Hepsini sanal ortamdan, tiyatro camiasından bilirim. Demirkanlı hariç hepsiyle kimi zaman iletişime geçmişliğim vardır. Ancak gelinen noktada süreci takip ettiğim için Temiz Tiyatro Kampanyası’nı destekleyemeyeceğimi bildirmek isterim…

Nedenine gelince:
Birincisi bu tür kişi üzerinde odaklanan kampanyalar hazırlamak, ister haklı ister haksız olsun sanatçıya yakışmaz. Sanatçı her koşulda yanıtını sanatıyla, ürettiğiyle vermelidir...
Kimi zaman benzer kampanyalara imza attığım olmuştur… ama asla kişi üzerinde sabitlenen kampanyalar değildir bunlar… Üstelik bu gibi kampanyaların bir öneme sahip olduğunu da düşünmüyorum… Hormonlu gıdalara hayır’dan işkenceye hayır’a kadar birçok kampanyaya katıldım ama ne hormonlu hıyartalık bitti ne de işkence…

Diğer yandan,
Bu gibi davranışları, bu ülkenin kimi insanlarının anlama ve sorgulama yeteneğini göz önünde bulundurduğumda ciddiye almamamdır... (sakin olunuz ve devamını okuyunuz) Bugün geldiğimiz noktadan baktığımızda gerek sanat, gerekse siyaset açısından durum bu...

Bu açıdan bakıldığında kampanyanın meşruiyeti de ortada. Bugün, ben peygamberim desem sanal ortamda altına imza atacak binlerce insan bulabilirim. (gerçi fena fikir de değil hani peygamberlik) Kampanyayı destekleyen bir sürü isim var ama sorsan yarısından çoğunun tiyatrodan haberi yok, hayatında bir kez olsun oyun izlememiş, süreçle ilgili bir yazı dahi okumamış… Büyük olasılıkla bir arkadaşı davet etmiştir kampanyaya, üst yazıyı okuyunca eklemiştir kendini... İyi bir şey yapacak ya… Aralarında bir kaç tanede medyatik isim gördü mü tamamdır olay...

Bu olayın bir yüzü… Diğer yüzü ise, kampanyayı düzenleyenlerin kişisel sorunlarını Türk Tiyatrosu’nun sorunu gibi lanse etmeleri ve kendilerine linç girişimi yaptıklarını söyleyerek, Temiz Tiyatro Kampanyası ile aynı eylemi karşısındakilere yapmalarıdır. (eyvah düşman ilan edildim şu an) Üstelik bu kampanyaya, sevgili hocam Özdemir Nutku’nun Büktel ile olan polemiğini öne çıkararak meşruiyet katılması ise beni en çok üzen durumdur.

Aslında bu konu hakkında fazla şey söylemek istemiyordum ancak bu polemikle ilgili ilk ve son yazım olacağından kısaca belirteyim:

Tiyatro üzerine yazıp okuyan biri olarak lisansüstü eğitimim sırasında birçok tiyatro sitesi ve dergisine yazı gönderdiğim gibi Bulunmaz’ın da sitesine ve dergisine yazı gönderdim ama sen misin yazı gönderen, birçok tiyatrocudan aldığım tepkiyle beraber (acayip önemsedim bu tepkileri anlatamam!) Burak Caney de beni öküz yaptı sitesinde. Coşkun Büktel’in, Beckett çalışmamı beğenip kendi sitesinde link (linkin Türkçesi “ilişim”miş) vererek “İnangül Beckett’a bakıyor” başlığından yola çıkarak, Burak Caney efendi, sitesinde “İnangül trene bakıyor” diye başlık attı. O yakışıklı fotomu da ekleyerek. (gerçi ne kadar uğraşsa da fotoshopda yakışıklılığımı yok edemez) tabi ben hemen panik yapıp “Allah Allah çalışmada bir eksiklik var sanırım tiyatro camiasına rezil mi olduk” diyerek (camianında çok umrundayım ya) tekrar gözden geçirdim notlarımı lakin bir eksiklik yoktu. (Gerçi benimki öküzlük, Caney haklı sanırım, her çalışmayı büyük bir titizlikle inceleyen Coşkun Büktel beğenmiş yazıyı, daha ne diye panik yapıyorsun) Sonradan anladım ki meğer (buraya dikkat) sırf Büktel-Bulunmaz ile bir sorunumun olmamasıymış neden. Üstelik tam tersine Büktel’in yazdıklarını lisans döneminde de okuyup beğenen biri olarak Büktel gibi renkli ve üretken biriyle tanışmak akademisyen adayı olarak son derece de önemliyken benim için… Neyse ki ben onu ciddiye alıp yanıt falan yazmayınca bıraktı peşimi. (ya da ben öyle algıladım herneyse) Sonunda Caney layık olduğu çöplüğü gömüldü. Takip ettiğim daha sonra ki süreçte ise üslup her iki tarafta da son derece bozuldu ve sanata sanatçıya yakışmayacak bir hal aldı. Bu yüzden uzak kalmayı tercih ettim ama burada önemli bir nokta var; gerek Büktel, gerekse Bulunmaz hep açıktı ve asla kaçak dövüşmediler ama kim olduğu belirsiz (!) Burak Caney yaratığı, kendi sitesinde iğrençlikler yaratmaya devam etti. Kimi isimlerse Burak Caney’i eleştirmek yerine sırf Büktel ve Bulunmaz’a saldırdığı için onun yanında yer aldılar. (Sanırım hala aynaya bakabiliyorlar bu kişiler) Burada kimi zavallı analizden yoksun beyin sahipleri (gereksinim duyana açıklama: “yoksun bey” kişi değildir) beni Büktel-Bulunmazcı olarak niteleyecektir. Hiç kimseci olmadığımı özgür bir birey olduğumu (peygamber fikri de fena değil bu arada) hayatımın her döneminde güçlüden değil haklıdan yana olduğumu ve olmaya da devam edeceğimi belirtirim.

Son olarak dilerdim ki bu kampanyayı hazırlayan ve altına imza atanlar sanatlarıyla verebilselerdi yanıtlarını, ucuz bir kampanyaya tiyatro dünyasına birçok emeği geçmiş hocalarımızı alet ederek değil... Ama ne gerek var o kadar uğraşmaya değil mi, adını yaz enter'la, keyfine bak. Yeter, oldubitti işte, atan da attıranda rahat… Verdin sanata desteği... Ha! birde 27 Martta bildiri okur, “sanata evet” dersin, cila olur...

Çok fazla son paragrafı oldu bu yazının ama… İşini ciddiye alan, tiyatro için emek harcayanlara bir sözümüz olmadığını söylemeye gerek var mı bilmem (var Polat var)… Onlar kim diye sorarsanız onun yanıtını tarih verecek…

ama “asıl felakette o zaten”
dostlukla…

Polat İNANGÜL
DE.Ü. Sahne Sanatları Doktorandı

15 Ocak 2009 Perşembe

KADİFEKALE OYUNCULARI

(Necdet Alpar Çocuk ve Gençlik Merkezi Tiyatro Grubu)

2008-2009 Çocuk Oyunumuz

BİR GÜN BİR ORMANDA


Yazan-Yöneten: Polat İNANGÜL

Müzik: Gülay Sarbay - Cemal Saraç

Konak Belediyesi, Konak Halk Eğitim Merkezi, Ege Orman Vakfı ve Genç Eğitim ve Bilim Adamları Derneği'ne projeye katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Fotoğraflar ve haberler için tıklayınız:

ogrenenogretmen

gebad

12 Kasım 2008 Çarşamba

2008 - 09 Sezonu Yeni Oyunumuz

"ŞU ÇILGIN TÜRKLER"

KADİFEKALE OYUNCULARI


Yazan: Turgut ÖZAKMAN

Yöneten: Polat İNANGÜL

19.Kasım.2008 Saat:19.00

Eşrefpaşa (Selahattin Akçiçek) Kültür Merkezi - İZMİR

8 Ekim 2008 Çarşamba

...yalandır cennet, yalandır cehennem,
iyi uykular metin hocam...

6 Eylül 2008 Cumartesi

ALİ BAŞPINAR KANSERE YENİK DÜŞTÜ

12 Mart döneminde yargılandığı THKP-C Dev Genç davası sonrasında, oniki yılı aşkın bir süre cezaevinde kalan ve TÖB-DER kurucularından olan Ali Başpınar, tedavi gördüğü Hacettepe hastanesinde yaşamını yitirdi. Ali Başpınar'ın vefatı üzerine ÖDP tarafından yapılan açıklamada, "ömrünü devrim ve sosyalizm mücadelesine adamış Ali Başpınar'ı kaybettik. Ailesine ve yoldaşlarına başsağlığı dileriz" denildi.
"Ali Butto" hep mücadele etti!
Ali Başpınar, 12 Eylül darbesinin ardından yaralı halde yakalanarak, Ankara Devrimci Yol davasında Merkez Komite üyesi olduğu iddiasıyla yargılandı. 1991 yılına kadar cezaevinde kalan, "Ali Butto" adıyla da tanınan Ali Başpınar, 1994 yılından beri kanser tedavisi görüyordu. Ali Başpınar'ın bugün saat 09:00'da Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nden alınarak Çankaya Belediyesi otopark alanında yapılacak törenin ardından, Çankırı Çerkeş'e götürülerek defnedilecek.

FAŞİZME DİRENMENİN ONURU
Yaşamı boyunca devrimci kişiliğinden taviz vermeyen, işkencelere, hastalıklara karşı onurlu bir şekilde direnen Başpınar’ın kaybı yurt genelinde büyük üzüntü yarattı. Arkadaşları arasında "Butto" ismiyle tanınan Ali Başpınar, Devrimci Yol ana davasında yaptığı savunmada, "Halkımızın yanında emperyalizme, faşizme karşı mücadele etmenin gururu ve onurunu yaşıyorum. Dünyanın hiçbir ülkesinde faşizme karşı direnenler teröristlikle suçlanamaz" demişti.


ZOR BİR YAŞAM
1949 yılında Rize Çamlıhemşin’de doğan Ali Başpınar, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu"nu bitirdi. 12 Mart döneminde devrimci eylemlere katıldığı gerekçesiyle tutuklandı, 2 yıl cezaevinde yattı. Cezaevi çıkışında devrimci öğretmen grubunun lider kadrosu arasında yer aldı.
TÖB-DER’in kurucularından olan Ali Başpınar, bu derneğin Ankara Şube Başkanlığı"nı da yaptı. 12 Eylül döneminde Ankara Devrimci Yol davasında Merkez Komite Üyesi olduğu iddiası ile yargılandı, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 11 yıl cezaevinde kaldı. 1991 yılında serbest bırakıldı. 1994 yılında kanser teşhisi konan Başpınar, o tarihten bu yana tedavi görüyordu.


(Kaynak: Birgün Gazetesi)

31 Temmuz 2008 Perşembe

"BELLİ RENKLERİYLE TÜRKİYE"


Bütün Renkleriyle Türkiye başlığı ile çalışan Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye Organizasyonu Yazarlar Komitesi, kendine özgü bir renge sahip olan yazar-eleştirmen Coşkun Büktel'i elemiş.

Eğer amaç gerçekten “Bütün Renkleriyle Türkiye” ise o skalada Coşkun Büktel'de bulunmalıydı. Ancak elenmiş, engellenmiş…

Sanıyorum ki bu engelleme düzeysiz polemiklere alet olması ile açıklanıyor fakat bu onunla açıklanacak bir durum değildir. Sivri dilli olmasından çekinilmiş ve gerçekleri açıklayabileceğinden korkularak engellenmiştir. Bir sanat insanı ürettikleri ile vardır. Büktel, nitelikli oyunları ve eleştirileri ile kendini kanıtlamış bir yazar-eleştirmendir. Ancak bu kadar nitelikli üretimleri ve özgün tarza sahip olan bir yazarın, kim olduğu belli olmayan kaçak dövüşen bir düşmanla yaşadığı polemik onun bu değerini azaltamaz. Eğer Büktel’in ürettiklerini göremeyip -ya da okumayıp- bir polemiği bahane ederek, onun gerçekleri söylemesinden çekinilerek engellendi ise Türkiyeli bir tiyatro emekçisi olarak bu eleme ve engellemeyi kınıyorum.

DE.Ü Sahne Sanatları Doktorandı
Polat İNANGÜL

23 Temmuz 2008 Çarşamba

BİR ÇINAR DAHA DEVRİLDİ


Filmleri ve oyunları ile büyüdüğümüz değerli oyuncu Suna Pekuysal yaşamını yitirdi...

Yarın (24.07.08) İstanbul’da toprağa verilecek sanatçı Pekuysal için ilk veda töreni Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde düzenlenecek.

Pekuysal’ın cenazesi, Ataköy 5. Kısım Camii’nde öğle namazının ardından Mevlanakapı Mezarlığı’a defnedilecek.

Tüm tiyatro ve sanat camiasının başı sağolsun!

Hayatı ve Sanatı:

Asıl adı Suna Belener olan Suna Pekuysal, 24 Ekim 1933 yılında İstanbul'da doğdu. Pekuysal, İstanbul Belediye Konservatuvarı Şan ve Bale Bölümü'nde öğrenim görürken, 1949 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun çocuk bölümünde Kadri Ögelman'ın "Artist Aranıyor" adlı oyunuyla ilk kez sahneye çıktı. Aradan üç yıl geçtikten sonra, 1952 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu dram bölümü kadrosuna geçti. 1964 yılında tiyatro sanatçısı Ergun Köknar ile evlendi. Bir erkek çocuk sahibi olan pekuysal, tiyatronun yanı sıra televizyon ve sinema filmlerinde de rol aldı.1984 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlanan, Cemal Reşit Rey’in bestelerini yaptığı ve Haldun Dormen’in sahnelediği "Lüküs Hayat" operetindeki rolünü Zihni Göktay ile birlikte 14 yıl süreyle aralıksız oynadı. Büyük bir başarı kazanan ve yediden yetmişe her yaştan seyirciye hitap eden “Lüküs Hayat” ile özdeşleşerek anılan adı her zaman Türk tiyatrosunun en iyileri arasında yer aldı. Sanatçı, 1979 yalında Fakir Baykurt'un uyarlaması olan "Tırpan" daki rolüyle 1980 Avni Dilligil ve Ulvi Uraz ödüllerini, "Lüküs Hayat"taki rolüyle de 1986 Sanat Kurumu ve 1987 İsmail Dümbüllü ödüllerini kazandı.Birçok televizyon reklam ve dizilerinde, müzikallerde görev alan Pekuysal, 24 Ekim 1998 yılında Şehir Tiyatroları’ndan emekli oldu. Yarım asırdan fazla süredir devam eden sanat yaşamı boyunca 250’den fazla oyunda, 100’e yakın da sinema filminde rol aldı. ”Sanatçının emeklisi olmaz” ve ”Sahnede ölmek istiyorum!” sözleriyle tiyatroya ve sanata olan sevgisini belirten sanatçı, Dün (22 Temmuz 2008) tarihinde kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti…

21 Temmuz 2008 Pazartesi

JANE BOWLES’IN “IN THE SUMMER HOUSE” ADLI OYUNUNA BİR ÖN BAKIŞ

(Yom Sanat, Sayı:16, Ocak-2004 - Polat İNANGÜL)
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan Tiyatrosu’a baktığımızda, sosyal politik ve ahlak içerikli konuların gittikçe arttığını görürüz. Bu nedenden kaynaklı Broadway Tiyatroları İkinci Dünya Savaşı sonrasından bu zamana kadar geçen süreç içerisinde varmak istedikleri hedefe ulaşmışlardır demek çok yanlış olmasa gerek. Savaşın bitiminden 1960’lı yılların başına kadar geçen süre, Broadway Tiyatroları’nın zirvede olduğu yıllardır. Bu süreç aynı zamanda Amerikan Tiyartrosu’nun altın çağı olarak da bilinir; bu dönemlerde tiyatronun yazın alanındaki psikolojik ve sosyolojik çözümlemelerine girilmiş ve başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Oyunların akışı ve bu akış sonunda temaları, gerçekçi-doğalcı bir anlayışla verilmiştir. Güvensizlik, başarısızlık, yalnızlık gibi insanın yaşamını etkileyen negatif değerlerin konu alınması seyirciyi, bunların tek tek bireylerin değil, aksine tüm toplumun sorunu olduğunu anlatır. Bu dönem tiyatro yazarlarının tema olarak seçtikleri konuların başında ise aile içi ilişkiler, bireyi ilgilendiren psikolojik sorunlar, bireyin sevinçleri, üzüntüleri vs. gibi konular vardır. Dönem yazarları bu gibi konuları çağdaş ve realist bir anlayışla ele almışlardır.

Bu bağlamda Jane Bowles’e baktığımızda onu 1940’lı yılların yazarları arasında görmek mümkündür. 1917’de New York’da doğmuş olan Bowles, fazla sayıda esere sahip değildir ancak bugün baktığımızda her eseri dönemine damgasını vurmuştur. Tek romanı olan Two Serious Ladies’i 1943’de yayınlamış aynı yıl In The Summer House’ı yazmaya başlamıştır (bu oyun Jane Bowles’ın tek uzun oyunudur) fakat oyunun önemi 10 yıl sonra anlaşılmış ve ilk kez 1953’te Broadway’de sahneye konulmuştur. Metni önemli kılan özellik ise Amerikan Tiyatrosu Altın Çağı’nın ilk ve belirgin örneklerinden biri olmasıdır. Oyunun konusu ise kısaca şöyledir:

Gertrud pansiyon işleten dul bir kadındır. Tek kızı olan Molly ile birlikte yaşar. Burası yüksekçe bir balkonu olan asmalarla kaplı yazlık bir evdir. Molly sürekli eve kapanır ve çizgi roman okuyarak vakit geçirir. Gertrude kızının bu kadar eve bağlanmasından çekinir ve bunun aralarındaki bağlılığa zarar vermesinden korkar. Daha sonra oyuna Vivian karakteri eklenir. Vivian onbeş yaşında özgürlüğüne düşkün bir genç kızdır ve annesini terk ederek pansiyona gelir yerleşir. Öte yandan Gertrude ile Vivian gittikçe yakınlaşmaya başlarlar bir süre sonra ise tıpkı “anne-kız” gibi olurlar. Molly ise bu durumu kıskanır. Daha sonra bir kayalık gezisi sırasında Vivian kayalıklardan düşer. Diğer yandan yazarın adını oyuna verdiği yazlık eve Gertrude, Molly’nin aksine daha fazla dayanamamaktadır. Komşularının bir yakını olan ve Meksika’da yaşayan Mr. Solares’in evlilik teklifini kabul eder. Bu arada diğer komşuları Lionel’de Molly ile evlenmek istediğini söyler. Üçüncü sahne çifte düğün görüntüsü ile başlar. Bu gün Gertrude için mutlu bir gündür; yazlık evden kurtulup Meksika’ya yerleşecektir oysa Molly için kötü bir gündür çünkü annesi gittikten sonra yalnız kalmamak için evlilik teklifini kabul etmiştir. Sonradan görürüz ki Gertrude Meksika da mutlu olamamış ve geri dönmüştür. Ancak Molly’yi eski Molly olarak bulamaz. Molly artık özgüvenini kazanmış ve güçlü bir karakter olmuştur. Gertrude Molly ile birlikte yazlık evde eski günlerine dönmek ister. Oysa Molly Lionel ile yazlık evi terk edip başka bir yere yerleşmeye karar vermiştir bile… Gertrude’un tüm çabalarına rağmen onunla kalmaz ve Lionel ile birlikte gider…

Oyunda dikkatimizi çeken ilk şey birbirine zıt iki alanın ustalıkla kullanılmasıdır. Bir tarafta (I.Perdede) geniş yeşillikler, çiçekler içinde bir bahçe ve uçsuz bucaksız deniz kenarındaki sahil sahnesi ile diğer tarafta ikinci perdede kapalı az ışıklı basık bir oda… Burada Molly karakterine baktığımızda geniş ve güzel rahat bir ortamda sıkıntı ve baskı içindeki zayıf ve güçsüz Molly’i görürüz. Oysa ikinci perdede basık, daracık odadaki Molly, çok daha özgür, kendine güvenli ve ayakları yere basan bir karakterdir. Burada yazar bize şunu anlatmaktadır: Özgürlük insanın beynindedir. Dış mekanın açık ya da kapalı olması önemli değildir. Önemli olan insanın düşüncesinde özgür ve kendine güvenli olmasıdır. Diğer yandan oyun akışı içerisinde Molly’de büyük bir değişim görürüz. Annesinin gitmesi (Gertrude’un evlenmesi) onda “ritüel” benzeri bir niteliksel değişim yaratmıştır ve daha önce zayıf kişilikli olan Molly, Gertrude gittikten sonra kendi ayakları üzerinde durabilecek bir kişi olmuştur. Ayrıca Molly’nin sosyal çevresini bir ana rahmi gibi algılamak olasıdır. Molly, güçsüzlüğünden kaynaklı olarak ana rahmini terk etmek istemez: Bu durumu onun şu sözlerinden anlamak mümkündür: “…farklı olan hiçbir şey istemiyorum…” (sf 430)

Oyundaki bir diğer genç kız karakteri ise Vivian’dır. Vivian tam anlamıyla Molly’nin tersidir. Mrs. Comstable’i (annesi) terk etmiş ve daha onbeş yaşında olmasına karşın evden ayrılmış, özgürlük aşığı bir genç kızdır. Birinci perdede ikinci sahnenin sonunda ise Vivian kaybolur. Oyunun sonunda onun kayalardan düştüğünü öğreniriz. Gerçekten düştü mü? Molly mi attı? Yoksa kendisi mi kaçtı? Bunların hiçbirini bilemeyiz. Yazar bu konuda bir açıklık getirmemiştir. Muhtemelen de bu yazar tarafından bilinçli yapılmıştır. Çünkü önemli olan Vivian’ın nasıl kaybolduğu değil, sadece “kaybolduğudur”. Üçüncü sahnede artık Molly annesi gittikten ve Lionel ile evlendikten sonra büyük bir değişim yaşamış ve Vivian’daki kendine güven ve güç Molly karakterine yüklenmiştir. Böylece Vivian karakteri işlevsiz kalmıştır ve yazar da onu devreden çıkarmıştır. Diğer yandan Mrs.Constable “…benim kızım olağanüstü canlı…”(sf 423) derken sanki Vivian karakterinin II.Sahneden sonra sözcüğün tam anlamıyla, tamamen cansızlaşmasına bir tersinleme yapmaktadır.

Gertrude karakterine baktığımızda ise sorunlu bir çocukluk geçirdiğini her ne kadar “Babam beni daha çok seviyordu” dese de alt metinde sürekli kız kardeşini kıskandığını görüyoruz:

gertrude: “…ne zaman bir kadının delirdiğini düşünsem, onun saçlarının ne kızıl, ne sarı ama siyah olduğunu düşünürüm…tıpkı onun gibi…”
Molly: Daha önce deliren kadınları hiç düşünmemiştim” (sf 414)

Gertrude bu sözleriyle sanki hep nefret ettiği kız kardeşinin öcünü kızı Molly’den çıkarmaktadır. Aynı zamanda Gertrude’un “…her şeyden nefret ediyorum, hiçbir şeyden hoşlanmıyorum…” (sf. 455) sözleri ile her ne kadar güçlü görünse de oyunun sonunda Molly’i elde etmek için her şeyi göze aldığını görüyoruz. Aslında o göründüğü gibi güçlü değil, aksine “güçlü görünmüştür”. Çünkü o, Molly gibi değer verdiği bir şeyin kaybına katlanabilecek bir karakter değildir. Bunu da kendi öz kızını bile cinayetle suçlamaktan çekinmeyeceğini söylemesinden çıkarırız.

Lionel karakterine baktığımızda çok boyutlu çizilmediğini görürüz. Onu ancak Molly ile konuştuğu sahnelerden çözümlemek mümkündür. Lionel bir sahnede: “…genellikle fikirlerimi konuştuğum kişiyi tekrar görmeyi sevmem…” (sf 429) der. Oysa Molly ile fikirlerini konuşmuş, bırakın onunla görüşmeyi üstelik evlenmiştir. Bu durumu bir tersinleme ya da yazarın bir zaafı olarak yorumlanması olasıdır. Çünkü Lionel karakteri tek tipli çizildiğinden bu konuda kesin bir yargıya varmak yanlış olur.

Oyuna bir başka açıdan bakıldığında oyun üç anne-kız ilişkisini gösterir. Bunlar, Molly ve Gertrude, Vivian ve Mrs.Constable, Mrs.Lopez ve Frederica’dır fakat diğer iki anne kız ilişkisi – özellikle de- Mrs.Lopez ile Fredirica çok zayıf çizildiğinden oyuna sadece anne-kız ilişkisi açısından yaklaşmak da pek sağlıklı olmayacaktır. Çünkü asıl ele alınan Molly ve Gertrude çatışmasıdır. Bu anlamda “kişisel erk” boyutunda cinsiyetten arındırıp incelemek daha evrensel ve daha geniş boyutlu bir bakış açısı sağlar. Bir diğer nokta ise yazarın konuşmaların sonunda sözcükleri eksik bırakması gerçekçi akımın bir özelliği olduğu kadar sanki konuşmanın gerisini de izleyicinin -ya da okuyucunun- tamamlamasını istemiş gibidir.

Oyun zamanı yaklaşık olarak 13-14 ay gibi bir süreyi kapsar. Oyunun türüne net olarak bir şey söylemek ise doğru olmaz. Gerçekçi akım içerisinde yazılmış çağdaş bir eserdir. Bu kısa analizler sonucunda çıkarılan sonuç “elde etmek isteyen zalim olur” anlayışı ile bencillik teması işlenmiştir diyebiliriz. Bunu hem Molly hem de –özellikle- Gertrude karakterinde görmek mümkündür. Molly kendi yaşamını seçerken, Gertrude Molly’i sahiplenir ve her ikisi de tüm kozlarını kullanırlar…
Polat İNANGÜLKAYNAKÇA
-Tiyatro Ansiklopedisi, Çalışlar Aziz, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara-1994
-20.yy Amerikan Edebiyatı’nda Kadın, Editör A. Didem Uslu, DEÜ
Yayınları, İzmir-2001
-In The Summer House, Bowles Jane, Basılmamış çeviri: Polat İnangül

1 Temmuz 2008 Salı

TİYATRO SANATÇISI BAHRİ BEYAT'DAN SAHNE VE SETLERE VEDA...

Tiyatro ve kamera oyuncusu Bahri Beyat, bir süredir akciğer kanseri tedavisi gördüğü Özel Silivri Kolan Hospital’ın yoğun bakım ünitesinde solunum yetmezliği nedeniyle vefat etti.

Tiyatro ve kamera oyunculuğu yapan Bahri Beyat, uzun yıllar Nejat Uygur'la birlikte oynadığı tiyatro eserleri ile tanınmıştı. Bu oyunlarda Nejat Uygur ile diyalog sahnelerindeki başarısı ile hafızalara kazınmıştı. 1934 doğumlu olan tiyatro ve sinema oyuncusu Bahri Beyat, son yıllarda sinemaya da ağırlık vermiş Beynelmilel, Vizontele, Unutulmayanlar, Yazı Tura filmlerinde ve Aşka Sürgün, Beyaz Gelincik gibi televizyon dizilerinde de rol almıştı.

74 yaşında vefat eden sanatçının cenazesi, 2 Temmuz Çarşamba günü Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek...