Popüler Yayınlar

11 Haziran 2008 Çarşamba

Cengiz AYTMATOV'u kaybettik...

Ülkemizde daha çok "selvi boylum al yazmalım" filminin edebi kaynağı (romanından senaryolaştırma) olarak bilinen edebiyat dünyasının değerli yazarı Cengiz AYTMATOV'u kaybettik...
Üzüntümüzü belirtiyor ve tüm edebiyat ve sanat camiasına baş sağlığı diliyoruz...


YAŞAMI
12 Aralık 1928tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Adı, Cengiz Han'dan esinlenerek konulmuştur.
Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı çünkü İkinci Dünya Savaşı tüm SSCB üzerinde olduğu kadar gençlik üzerinde de oldukça etkiliydi; yetişkinler savaşta olduklarından, günlük hayatta gençlere büyük görevler düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı.
Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze (şimdiki adıyla Bişkek) Tarım Enstitüsü'nde öğrenimine devam etti. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu.
Yazmaya bu yıllarda Pravda gazetesinde başladı. Ardından, yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi. 1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Yapıtları yüz ellinin üstünde dile çevrildi. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Kırgızistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkesini Lüksemburg'da büyükelçi olarak temsil etti.
Cengiz AYTMATOV, edebi çalışmalarına ek olarak, Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiştir. Ayrıca eski Kırgızistan Dışişleri Bakanı AskarAYTMATOV'un babasıdır.


ESERLERİ
Zorlu Geçit (1956)
Yüzyüze (1957)
Cemile (1958)
İlk Öğretmenim (1962)
Dağlar ve Steplerden Masallar (1963)
Elveda, Gülsarı! (1966)
Beyaz Gemi (1970)
Selvi Boylum Al Yazmalım (1970)
Fuji-Yama (Fuji Dağının Tepesi 1973)
Gün Olur Asra Bedel, (1980),
Darağacı - Dişi kurdun Rüyaları (1988)
Toprak Ana
Cengiz Han'a Küsen bulut
Çocukluğum
Kırmızı Elma
Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı - 2007)
Gün Olur Asra Bedel
Dişi Kurdun Rüyaları

9 Haziran 2008 Pazartesi

ÖTEKİ OLMAK ya da İSTANBUL GİZLİYOR RENKLERİNİ

(Özen Yula’nın İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk oyunu, üzerine sıra dışı bir çözümleme - Polat İNANGÜL)

“ …Asıl felaket güzel insanlarım,tarihin bizi yalan anlatacak olması…”
Kimdir öteki olan, ben mi? Biz mi? Yoksa sen mi? Siz mi?… Peki ben ötekiysem bana göre sen öteki değil misin? Öyleyse sana göre ben mi ötekiyim? Nedir öteki? Nedir bireyi öteki kılan, kıldıran şey… Etnik kimlikler mi? Din mi? Mezhep mi? Coğrafya mı? Yoksa ekonomik koşullar mı?

İşin aslına bakacak olursak, bu unsurların tümünün insanların birbirlerini “öteki” kılmaları için yeterli nedenler olduğunu görürüz. Bu da demektir ki hepimiz aynı zamanda birbirimize göre ötekiyiz. Gerçekte din, etnik köken ve coğrafi koşullar her ne kadar insanları ayrı kılan nitelikler olarak gözükse de, temelde en belirleyici nedenin ekonomik olduğunu göz ardı edemeyiz. Şu herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir ki, dünyada tüm savaşların çatışmaların ve kavgaların nedeni ekonomik nedenlerdir. Egemen güçlerin savaşları din, dil, ırk ve mezhep gibi kimliklere büründürmesinin nedeni kendilerini haklı göstermek için yaptıkları bir uydurmacadan başka bir şey değildir. Tarihe baktığımız da bunun aksini görmek olanaksızdır. Örneğin haçlı seferleri olsun ya da İslam dinindeki cihat anlayışı olsun her ne kadar dinsel gözükse de aslında hepsinin temeli ekonomiktir. Yeni yerler kuşatıp oraların zenginliğini malını mülkünü almak, kılıç zoruyla vergiye bağlamaktır esas amaç. Oysa ilkel topluluklara baktığımızda coğrafi koşullar ve inanışlar açısından birbirinden farklı olan bu ilkel topluluk insanlarının bu tür sorunlardan uzak yaşadıklarını görürüz. Ne zaman ki toplayıcılık terk edilmiş ve yerleşik yaşama geçilmiş işte o zaman insan oğlunun kavgası da başlamıştır çünkü artık ekonomik değerler gelişmiş ve insanoğlu bahçesinde tarlasında gereksiniminden fazlasını üretmeye başlamıştır. İlk olarak tarıma dayalı olan bu gelişmeyle, fazla ürünü paylaşma aşamasın da çıkmıştır; insanoğlunun birbirini öteki olarak görmesi… efendi ile uşak ayrımı… Bu durum köleci toplumda da, feodal toplumda da, kapitalist toplumda da değişmedi. Her dönem ekonomik güce sahip olanlar diğerlerini öteki kıldı ve onların üzerinden yaşamını sürdürdü. Bu dün krallar, padişahlar varken de öyleydi bugün burjuva sınıfı varken de böyledir… İlk yerleşik hayata geçilmesinde artı ürünle başlayan savaşım, bugün endüstri ve sanayi dünyasında artı-değer ile sürdü ve hala sürmektedir. Elbette ki bu savaş bugünün gelişmiş dünyasında daha karmaşık ve daha üzeri örtülü bir biçimde devam etmektedir. Egemen güçler eşitlik özgürlük v.b. söylemleri adı altında bu savaşı gizlemeye çalışmış ama her zamankinden daha açık ve net bir şekilde görülmesine de hiçbir zaman engel olamamışlardır.

Özen Yula’nın İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk adlı oyununa buradan yola çıkarak öteki kavramı açısından bakmak olasıdır. Neden bu oyuna öteki kavramı açısından baktığımıza gelince şunu söyleyebiliriz ki: Egemen güçler belli bir sınırla yarattıkları orta sınıf ile bizlere sanki herkes en azından bu orta sınıf gibi yaşıyormuş gibi göstermeleri, televizyonlarında, gazetelerinde sürekli bu düşünceyi empoze etmelerine karşın gerçeği gizleyemiyorlar çünkü şehirlerin dili anlatıyor, sokaklar yansıtıyor gerçeği… Kentin sokakları, caddeleri gizlemiyor hiçbir şeyi ve biz biliyoruz ki medya değil şehrin arka sokakları söyler gerçeği… Çünkü insanoğlu biriktirdikleriyle var ve hiçbir şey nedensiz ortaya çıkmıyor. Ne insanın birbiriyle olan savaşı ne de İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk’in anti-kahramanları… Evet, Özen Yula böyle bir kavramı ele alıyor bu oyununda… Öteki olmak ya da öteki kılınmak… Yula burada her an içimizde olan, buna rağmen varlığını hiç kabul etmediğimiz (-ki bu kabulleniş “rahat dünya”yı “rahatsız” edecektir şüphesiz) fakat yok saymamız mümkün olmayan bir kitlenin öyküsünü anlatıyor. Biz ki bu kitle ile hiçbir zaman kendimizi özdeşleştirmemiş, sürekli uzağımızda tutmuş ve bizden olmayan “ötekiler” diye adlandırmışızdır. Değerleri egemen güçler tarafından oluşturulmuş bir dünyada öteki olanların öyküsünü anlatıyor; İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk… Kimdir bu öteki olanlar? Büyük kente gelmiş, hamile Genç Kız, ekmeğini çöpten kazanan Yaşlı Kadın, Fahişe, Kuşçu Delikanlı, yetimhane çocuğu Necmi, Yaşlı Fotoğrafçı, travestiler, serseriler, işçiler, tinerciler, transseksüeller, seyyar satıcılar, sarhoşlar ve yazarın kendi deyimiyle “İstanbul’a namını verenlerden bir kısmı”… İşte İstanbul bu renklerini gizliyor ve bembeyaz bir sayfa çiziyor bizlere, egemen güçlerin söylemiyle… Oysa öteki olan renktir, çeşitliliktir… ama unuttukları bir şey var… en çabuk kirlenen renk beyazdır.

Oyuna baktığımızda ilk dikkatimizi çeken şey, şiirsel bir dille yazılmış olduğudur. Tıpkı Antik Yunan dram metinleri gibi… Oyun genelin de İstanbul kentini ve bu kentin “öteki” yüzünü göstermektedir. Aslında Özen Yula’nın ele aldığı bu konunun pek de bakir bir konu olduğu söylenemez. Konunun çok bilindik ve temanın sıkça kullanılan bir tema olmasına rağmen manzum bir dille yazılmış olması ve oyundaki tiplerin zenginliği metni çekici kılıyor. Bilindik bir tema dedik çünkü alt tabaka insanının öyküsünü anlatan benzer konulara bir çok sanat eserinde -örneğin sinemada ve edebiyatın çeşitli dallarında- rastlamak olası. Bu alt sınıf insanının öyküsü birçok kez çeşitli açılardan ele alınmıştır. Örneğin Yılmaz Güney filmlerinde bu tema toplumsal bir sorun olarak ele alınırken, daha çok tiyatro metinleri ile tanınmış yazar Memed Baydur’un Yangın Yerinde Orkideler adlı oyununda felsefi açıdan işlenir. Yula ise burada varolan durumun bir panoramasını çizer bizlere. İstanbul Beyaz Rakı Rengarenk’in tüm bu bilinmişlik ve sıkça kullanılan bir tema üzerine kurulu olmasına rağmen, zengin bir görsellikle ve şiirsel bir dille iç içe çizilen bu panorama ile her ne kadar bilindik bir tema da olsa okuyucuyu sıkmıyor ve aksine metne bağlıyor. Bunun bir örneğini oyunun I.Perde I.sahnesinde ki Ahali’nin sözlerinde bulmak olası:

Ahali: (…)
Bu değirmen
bu insan öğüten
şehir
sana ar verir
Al bavulunu git buradan
Gelen her kişinin ardından
bakan ve bekleyen biri vardır…

Özellikle “bavulu alma ve dönme” metaforu ekonomik ve sosyal nedenlerden dolayı, İstanbul ya da diğer metropol kentlere göç eden insanlar için sıkça kullanılan bir metafordur fakat burada özgün bir ifade ile ele alınması bilindik olmanın verdiği sıkıcılığı kırıyor. Yazar burada rakının bulanıklığından yola çıkarak oyuna bir bulanıklık içinde bakmıştır. Karakterler sıra dışı fakat tutkular sıradandır. Aşk, umut, sevda, şiddet ve geçmişe özlem herkesin uzaktan yakından az çok tanıdığı duygulardır. Sıra dışı da olsa, kimi insanların sıradan tutku ve duyguları yaşıyor olmalarını göstermesi bizi bir gerçeğe götürür. O gerçek ise, insanın her yerde insan olduğudur. Yula aynı zamanda bu oyununda dilde de bir arayış içindedir. Kimi yerlerde yalın bir içtenlikle birbirinden güzel tamlamalar kullanırken (Ihlamur kokan bu şehir… Kaybetmenin bulmaktan kolay olduğu bu dünya… Duygular kiralık, satılık yaşlanıyorum bu şehirde… Tragedyaların klibe döndüğü bu çağ… Zamanın imzası yüzümde vücudumda ellerimde… v.b) kimi bölümlerde sıradan kalıplaşmış beylik sözlere de rastlamak mümkündür.

Hayat bu harcanır
Aşklar da yaşlanır

Ey İstanbul
sen beni aldın
Allah da seni alsın!
Külrengi sabahlara uyanmıştım

Ölüm var
hepimiz eşitiz
bir tutam canımız
çürüyüp giden
vücudumuz var

Hayat zor yaşanıyor

Yazar burada kalıplaşmış beylik sözler ile şiirsel dilin bir sentezini yapmakta ve bunları karakterin tamamlayıcısı olarak kullanmaktadır. Yani bir anlamda bu sözler “öteki”nin, sokakta olanın fakat bir o kadar hayat tecrübesine sahip olanların konuşmasıdır. Başka bir anlamda ise bu replikler dünyaya bakış açılarının birer göstergeleridir. Böyle bir bakış açısı, sistemin dışına itilmiş tipleri ve onlarla birlikte bir çürümenin tükenmişliğin izlerini verir bizlere… Yaşlı Fotoğrafçı’nın sözleri ise bu çürümüşlük ve tükenmişlik karşısında geçmişe olan bir özlemi dile getirir:

Yaşlı Fotoğrafçı : (…)
Ellilerden bir şarkı olsun
tercihan Karcığar
Yorgo biraderim
rakıyı tazeleyiver
(Cebinden uçları eprimiş bir fotoğraf çıkarır)
İnsanın şarkıları olmalıdır
firkate, hicrana ve vuslata dair
Sadi biraderim
birini okuyuver!
(…)
(Birden ürperir)
Yaşlılık sıtması bu, geçer!
Sen bilirsin be Yorgo
Neden naftalin kokar sevdalar?
Deyiver
Bu gece tadı bir tuhaf rakının
Galiba bu siyah beyaz film kopuyor
Yorgo hesaba yazıver!

Yaşlı Fotoğrafçı burada kaybolan değerlerin temsilcisidir. Belki geçmişimiz geleceğe ışık tutabilir fakat ”an” yalnızca yaşandığında önemlidir. Sonrası için ise sadece “anı”dır. Fotoğrafta an’ı belgeler. Ancak o saniyeden sonra artık an “anı” olur. Yaşlı Fotoğrafçı’da tıpkı böyle geçmişte kalmış bir anı, eski bir fotoğraf kartı gibidir… Fakat her şeye rağmen bir umut taşır Yula… Kızın hamile olması metaforu geleceğe dair bir umuttur. Adam ise onu terk eden, işçilerle bağ kurmuş ve kıza bu umudu ve bilinci aşılayarak yok olmuştur ortadan. Kız kendisini hamile bırakanı bulduğun da artık onu aşmıştır çünkü onu arama süreci bir bilinçlenme sürecidir ve bu süreç sonunda kendine yardımcı olan delikanlıyı seçmiştir… Delikanlı ise Yula’nın deyimi ile “tenideli” bir gençtir. Küçük, sırça kuşlar yaparak hayatını kazanmaktadır. Bu yanı ile küçük burjuva aydınını ve sanatçıyı temsil eder. O dünyadan, yaşamdan uzak ve yalnızdır. Sevdiğini arayan ve karnında onun çocuğunu taşıyan kız ile birlikte bu arayış serüvenine katılması onu bilinçlendirir ve hayat tecrübesi kazandırarak onu hayatla bütünleştirir. Böylece küçük burjuva aydınının ve sanatçının temsili olan delikanlı ile yaşamdan ve halktan kopuk kesimin ancak düşüncesi ve eylemiyle birlikte hayatın içine girdiğinde bir anlam ifade ettiğini görürüz. Bu nedenden kaynaklı olacak ki, kız oyunun sonunda aradığı adama değil delikanlıya döner. Burada umut, bilinç ve sanat, sevgi ve arayış tecrübesi ile birleşerek yeni bir sentez oluşturur. Bu sentez sonunda da kuşlar canlanır ve özgür bırakılır. Bu tür bir son aydınla birlikte “öteki”lere de bir umut ya da bir yol göstermektedir.

Yula oyunda şiirselliğin yanında epizodik bir anlatımda kullanmıştır. İki perde ve on üç epizottan oluşan oyunda epizot başlıkları ise kendi içinde ayrı bir bütünlük oluşturur. Bu başlıklar İstanbul’un o keşmekeşini şiirsel bir dille anlatır bizlere ve her biri sanki İstanbul’a yazılmış bir şiirden koparılmış dizeler gibidir… İstanbul’un zorba kuşları, İstanbul’un yağmur yemiş taşları, İstanbul’un dağınık saçları, İstanbul’un yaydır kaşları, İstanbul’un pişman aşkları… v.b. Oyundaki diğer bir önemli unsur olan tiplere baktığımızda ise, Asalak Necmi, Dönme Yıldız, Travesti, delikanlının eski ve düşkün sevgilisi Ayla, Sarhoş, Falcı’nın kardeşi Kamelya, Tinerciler hepsi birer anti-kahramandır. Uyuşturucu kullanır, rakı içerler… ve bilirler hayatın ve “öteki” olmanın acısını… Ancak bu şekilde katlanabilirler bu iki yüzlü dünyaya ve İstanbul’a… ve Yaşlı Kadın oyunun son sözünü söyler:

Yaşlı Kadın: Asıl felaket güzel insanlarım
tarihin bizi yalan anlatacak olması!

Evet! Tarih yalan söyler ve ötekileri değil, öteki kılanları haklı çıkarır. Eğer bir gün İstanbul her şeyi itiraf etmek zorunda kalırsa, belki o gün çirkinleştirenleri değil çirkinleştirilenlerin öyküsünü anlatır ama bugün İstanbul gizliyor renklerini, yok sayıyor ötekileri, oysa şimdi bir tek rakı bilir kendini içenlerin rengini… Yani İstanbul bembeyazdır, rakı ise rengarenk
ve içenler bilir o beyaz rakının renklerini…
ve İstanbul şimdi öteki kılar onları, sokağın sahiplerini, kendisini var edenleri, en önemlisi de kendi rengini…
ve öteki kılmak yabancılaşmanın temelidir,
ve İstanbul öteki kılar evlatlarını,
ve bu İstanbul… bugünkü İstanbul… yabancıdır, “demeye de dilim varmıyor ama” evlatlarını sevmeyen bir üvey anadır...

POLAT İNANGÜL

KAYNAKÇA

Akay, Ali, Foucault’da İktidar ve Direnme Odakları - Özdeş ve Öteki, Bağlam Yayınları, İstanbul-2000
Çalışlar,Aziz,Günümüzde Sanatsal Kültür ve Estetik,Cem Yayınevi, İstanbul-1983
Karşıdan Karşıya Geçerken Sanat, Salı Toplantıları 93-94, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul-1995
Nutku Hülya, Oyun Sanatbilimi-Dramaturgi, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul-2001
Şener, Sevda, Cumhuriyetin 75 Yılında Türk Tiyatrosu, İşbank Yayınları, İstanbul-2002
Yula, Özen, Toplu Oyunlar – 2, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul-1998

1 Mayıs 2008 Perşembe

ÖZGÜR BAŞKAYA İLE SÖYLEŞİ


ODTÜ Tiyatro Şenlikleri kapsamında
2. Mayıs.2008 Cuma Günü Saat: 17.00 da

Özgür Tiyatro Genel Sanat Yönetmeni
"Özgür Başkaya" ile

"Piyasa - Sanat -Sanatçı " başlıklı söyleşi yapılacaktır.

Tüm sanat ve tiyatro dostları davetlidir.

30 Nisan 2008 Çarşamba

2. İzmir Uluslararası Kukla Festivali


Selçuk Dinçer tarafından düzenlenen bu neşeli festival, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü, Dokuz Eylül Üniversitesi, Konak Belediyesi, Çiğli Belediyesi, Karşıyaka Belediyesi, Narlıdere Belediyesi, İzmir İtalya Konsolosluğu, İstanbul Avusturya Kültür Ofisi, İzmir Gürcistan Fahri Konsolosluğu'nun desteğini almaktadır. Sabah seansları Fransız Kültür Merkezi'nde gerçekleşecektir.
28/04 11.00 Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu - Türkiye
29/04 11.00 Théâtre tak - Rusya
30/04 11.00 Ilfilodeldiscorso - İtalya
01/05 11.00 - 14.30 L'hippocampe Théâtre - Fransa
02/05 11.00 Theater im ohrensessel - Avusturya
GRUPLAR
Objects Dart - İngiltere
Ilfilodeldiscorso - İtalya
Figurentheater jaboni - Almanya
Claudio Cinelli - İtalya
Théâtre Maska - Polonya
Utensils - İngiltere
Theater im ohrensessel - Avusturya
Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu - Türkiye
L'hippocampe Théâtre - Fransa
Théâtre tak - Rusya

14 Nisan 2008 Pazartesi

MÜNFERİT OLMAYAN BİR OLAY

"Barış" gelini Pippa'nın ülkemizde ki hazin sonu gerçekten utanç verici. Bu durumu neyle açıklamak gerekir bilemiyorum... Sapıklık mı? Cahillik mi? Az gelişmişlik mi? Vijdansızlık mı? Yoksa bugüne bakıp, bu alçaklığın yaşanmasına şaşmamak mı?... Can Dündar'ın bu yazısını sizlerle paylaşmak istedim...

HER ÜLKEDE TECAVÜZCÜLER VAR AMA SADECE BİZDE KOLLANIRLAR

İtalyan “barış gelini” Pippa’nın, otostopla Avrupa’yı kat ettikten sonra Türkiye’de tecavüze uğrayarak öldürülmesi kamuoyunda büyük utanç yarattı. Ailesine “Vallahi biz böyle insanlar değiliz” mesajları yağıyor.Sabah’ın haberine göre, günlerdir aranan katil, olaydan sonra kurbanının kayıp olduğu haberini misafir kaldığı evin televizyonunda izleyince şöyle demiş:“Tecavüz edip öldürmüşlerdir. Hangi şerefsiz yaptı acaba? Bizi AB’ye rezil edecekler.”Trajikomik değil mi?Katil bile imaj derdinde; kıydığı candan çok “El âleme rezil olacağız” diye üzülüyor. * * *Şimdi “canavar”ı yakaladık. Pippa’nın annesinin “Her ülkede olur böyle şeyler” ifadesine dört elle sarıldık.Samimiyetle özür dileyerek vicdanımızı rahatlatmaya çalışıyoruz.Ama rahatsız edici soru hâlâ orta yerde duruyor:“Her ülkede olan şeyler” neden burada daha çok oluyor?Neden aynı kıyafetle bütün Avrupa’yı kat eden bir genç kız, Türkiye’ye gelince tecavüze uğrayıp öldürülüyor?Çünkü Pippa’nın annesinin dediği gibi, “Kötü insanlar her yerde var” ise de, galiba sadece Türkiye’de kollanıyor.* * *Bakın; daha 6 ay önce Samsun’da 12 yaşındaki kızına tecavüz eden babaya 5 yıl ceza indirimi getirildi. Gerekçesi, suç kadar utanç vericiydi: “Adli tıp raporuna göre tecavüzden sonra kızın ruh sağlığında bozulma saptanmadı.”Ünlü bir mankene sevgilisi uyuşturucu verip tecavüz etmişti; ama mahkeme “Tecavüzcünün mağdureyle olay öncesi cinsel yaşamı var” diye “en alt sınırdan” ceza vermişti.“Irzına geçilince ruh sağlığı bozulmayanlar, evlilik dışı cinsel yaşamı olanlar, tecavüzü hak eder” diye düşünüyordu maço adalet anlayışımız...Bu anlayıştan hareketle tecavüze uğrayanın bakire olması “ağırlaştırıcı neden” sayılıyordu.Biliyor musunuz; kadının çığlık atıp yardım istemesiyle yarım kalan tecavüz eylemine yarı yarıya ceza indirimi yapılıyordu bu ülkede... Yargıtay durdurdu.
2004’e kadar Ceza Yasamız, örf için namus cinayeti işleyene, örneğin tecavüze uğrayan kızını öldürene “tahrik” sebebiyle ceza indirimi uyguluyordu. Tecavüz suçu, eski Ceza Yasası’nın “Kamu Ahlakı ve Aileye Karşı Suçlar” bölümündeydi. “Kadının bedeni, kamunun ilgi alanındadır; cinselliği de ailenin sorumluluğundadır” demekti bu... AB’ye uyumlu yeni yasayla tecavüz, “Kişilere Karşı Suçlar” bölümüne alındı.Belki bilmeyenler vardır; cinsel tacizde “çocuğun rızası” diye bir koşul vardı. Bu durumda tacizcinin cezası indiriliyordu.Evlilik içi tecavüz suç kabul edilmiyordu.Tecavüzcü, tecavüz ettiği kızla evlenirse affedilebiliyordu.* * *“Her ülkede olur”, “Yapan, cezasını bulur” diye kendimizi kandırmayalım:Bizde tecavüzün ardında koca bir tarih yatıyor.Tecavüzcülerin şanlı ve kanlı tarihi...Sadece kültürel olarak değil, yasal olarak da tacizciyi kollayan, sırtına vurarak onu tecavüze yollayan bir tarih...Önce yasaları, sonra kafaları değiştirmeden kadınlar serbestçe gezemez buralarda...Ya Pippa’lara başka güzergâh önereceğiz; ya biz bu yolu değiştireceğiz.

Can Dündar/14/04/2008 milliyet

6 Nisan 2008 Pazar

EUGENIO BARBA ANKARA'DA

Danimarka Odin Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Eugenio Barba, 5 Nisan Cumartesi günü 14:00 – 17:30 saatleri arasında Devlet Tiyatroları Stüdyo Sahnesi’nde oyunculuk ve reji üzerine atölye çalışması yapacak.

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nce 27 Mart – 27 Nisan tarihleri arasında Adana’da gerçekleştirilen 10. Devlet Tiyatroları - Sabancı Uluslararası Tiyatro Festivaline “Ode to Progress” ile katılan Odin Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Barba, bu kez de Başkent'in konuğu olacak.Barba’nın oyunculuk ve reji üzerine vereceği atölye çalışmasına asistanı Julia Varley de eşlik edecek. Atölye çalışmasına, Türk Devlet Tiyatrosu sanatçıları, Tiyatro eğitimi veren okullardan akademisyenler ve öğrenciler de davetli olacak.

1936 yılında İtalya’da doğan Barba, 1954’de Naples’de askeri liseden mezun oldu. Oslo Üniversitesi’nde Dinler Tarihi ve Fransız Edebiyatı üzerine çalışan Barba, bir süre sonra okuldan ayrıldı ve Jerzy Grotowski’nin liderlik ettiği Opole’deki “Teatr 13’e” katıldı. 1963’te Hindistan’a yaptığı yolculuk sonrasında o dönemde birçok batı tiyatro icracısı ve akademisyeni tarafından parlak bir ekol haline getirilen “kathakali” denilen yöntem ile karşılaştı. Barba, Hindistan dönüşünde bu sanat biçimi üzerine makale yazdı ve makalesi İtalya, Fransa, ABD ve Danimarka’da yayınlandı.1 Ekim 1964’de, Oslo Devlet Tiyatrosu giriş sınavlarını verememiş bir grup gençten oluşan topluluk ile “Odin Teatret”i (Odin Tiyatrosu) kurdu. Barba, 36 yılda aralarında Ferai (1969), Min Far Haus (Babamın Evi 1972), Brecht’s Ashes (1980), The Gospel According to Oxyrhincus (1985), Talabot (1988), Kaosmos (1993) ve Mythos’un (1998) bulunduğu 23 prodüksiyona imza attı.Eugenio Barba ve Odin Teatret 1974’ten bu yana sosyal tiyatro anlayışı ile geliştirdikleri performansları yoluyla dünya tiyatrosundaki özgün duruşlarını sürdürüyor. 1978 yılında ise ISTA’yı (International School of Theatre Anthropology) kuran Eugenio Barba, “The Drama Review”, “Performance Research”, “New Theatre Quarterly” ve “Teotro e Storia” gibi akademik dergilerin yayın kurulunda görev almasının yanı sıra, Bologna, Havana, Varsova, Montreal üniversitelerinden fahri doktora ve Danimarka Akademi Ödülü, Meksika Tiyatro Eleştirmenleri Ödülü, Uluslararası Pirandello Ödülü, Kopenhag Üniversitesi Sonning Ödülleri’ni aldı.
(www.guncel.net)

4 Nisan 2008 Cuma

ÖLÜM ADIN KALLEŞ OLSUN

Sevgili öğrencim Hamdiye Acar'ı henüz yaşamının baharındayken19.Mart.2008 günü 13 yaşında kanserden kaybettik.
Üç ay öncesine kadar hiç bir rahatsızlığı yokken, birden bire tümör kendini belli etmiş ve üç kez ameliyat edilmesine karşın kurtarılamamıştır.
Onu sevenlere sabır diliyoruz... ve onu çok seviyoruz...

!…?

bir çocuk yitiyor karanlıkta,
kayıp bir kıtayım şimdi…
hüzün okyanusunun en mistik yerinde dalgalar üzerime geliyor…
ve kaybolduğum andır şimdi…

hayata bir “siktir çekiyorum”
duyulmayacağımı bilerek…
gözlerim gözlerinde akmaya başlıyor,
yüreğim suskunlukta…

ve ölüm çekiyor ümitsiz bir yalnızlığa…
şiirler okumaya başlıyorum yüksek sesle…

buğulanan gözlerim…
bir otobüs geçiyor gecekonduların çıkmaz sokaklarından,
cama yaslanmış, kirli ilkokul önlüğüyle bir kız çocuğu…

gözlerini görüyorum,

gözleri ıslak, gözleri deniz…
bakakalıyorum ardından.

ellerim ellerine yetişemiyor…


deniz gözleriyle yok olup giderek…

deniz gözleriyle yok olup,

deniz gözleriyle yok,

deniz gözleriyle,

deniz…

28 Mart 2008 Cuma

27 MART 2008 VE CEPHEDE DEĞİŞEN BİRŞEY YOK

(11.04.2004 Radikal Gazetesi - Polat İNANGÜL)

"TİYATRO HEMEN ŞİMDİ ya da ROBİN HOOD’LAR ARANIYOR"

Yine bir Dünya Tiyatro Günü’nü geride bıraktık'… Kim bilir bu cümle kaçıncı kez yazıldı ve daha yazılacak. Fakat tiyatro cephesinde yeni bir şey yok… Halktan doğmuş ama halktan kopmuş tiyatronun bu özel günü, yine kadife koltuklu salonlarda, bakır kültablalı fuayelerde (dinlenmeliklerde), takım elbiseli beyler, dekolteli hanımlar ve kokteyllerle kutlandı. Yani bu demek oluyor ki tiyatro yine belli bir kesimin elinde kalacak gibi görünüyor, halkın gözünden düşen bu sanatın tekrar hayata kazandırılması için çok çaba gerektiği su götürmez bir gerçektir.Bu ülkede sesi duyulmamış, üstüne üstlük sesi kısılmış o kadar çok tiyatro toplulukları var ki... Üstelik bu topluluklar, Anadolu’nun en ücra köşelerine tiyatro götürüyorlar. Belediyelerin konferans salonlarında, okulların beden eğitimi salonlarında tüm yokluklara rağmen tiyatro yapıyorlar. Anadolu’nun taşrasındaki insanlar tiyatroyu bunlarla tanıyor ve korkulacak bir şey olmadığını öğreniyor. Oysa kimi kesimler bu tiyatroları amatör, eğitimsiz olarak suçluyor. Peki “eğitimli” Devlet Tiyatroları’ndan kaç tanesi varoşlardan bir izleyiciyi salonuna getirebiliyor? Oysa bu toplulukların tüm izleyicisi Anadolu’daki kasaba ve ilçelerin insanları… Elbetteki bu da tiyatro sanatının halka gitmesi için yetersiz ve bunun için yeni bir şeyler yapmamız gerekiyor. Eğer tiyatro ile halkı barıştırmak istiyorsak, tiyatroya bakış açımızı değiştirmeliyiz. Öncelikle şunu bilmeliyiz ki tiyatro herkesle ve her koşulda yapılabilir bir sanattır. Tiyatro yapmak için (oyuncu olmak için değil) ille de yetenekli olmaya gerek yoktur. İsteyen herkes tiyatro yapabilir.“Sadece yetenekliler tiyatro yapabilir” anlayışı, burjuva ideolojisinin bireycilik (asla bireysellikle karıştırılmamalı) politikalarının uzantısıdır. Oysa oyun kurma olgusu insanın özünde vardır ve tiyatro yapmak için istemekle birlikte, doğamızda varolan bu özellik yeterlidir; çünkü tiyatronun olmazsa olmaz koşulu, oyuncu, seyirci ve oyun olgusudur (buna dram öğesi demek de mümkündür) eğer bu üç unsur var ise tiyatro olmaması için bir neden yoktur.Pahalı projeler, süslü dekor ve kostümler, teknik etmenler, cicili bicili aksesuarlarla doldurulmuş tiyatro anlayışımızı değiştirmedikçe tiyatronun bu ülkede bir yerlere gideceği yoktur. Öyleyse hemen şimdi bu anlayışı terk etmemiz ve her koşulda tiyatro yapılabileceğine inanmamız gerekir. Dekorsuz, kostümsüz, ışıksız kimi zaman da salonsuz… ama oyun oynamanın verdiği haz ve tiyatro sevdası ile oyuncu, seyirci ve oyun ile… Evet “tiyatro kahramanların işidir” fakat bugün öyle görünüyor ki kimileri kahramanca görünüp saraylarında tiyatro günlerini kutluyorlar… Öyleyse tiyatroyu bu sahte kahramanlardan alıp halka verecek Robin Hood’lara ihtiyacımız var… Hadi Robin Hood olmaya… Tiyatroya...

Polat İNANGÜL
(DE.Ü Sahne Sanatları - Yükseklisans Öğr.)

24 Mart 2008 Pazartesi

İMGELEMİN GÜCÜNE GİDEN OYUNCU

Birgün baktım, kültür merkezindeki gençlerin içinde en heyecanlı olanı, sahnede kendini kaptırmış prova yapıyor. Yaklaşıp muhabbet etim.

-Kolay gelsin. Ne yapıyorsun?
-İmgelem gücümü geliştirmek için çalışıyorum hocam. Stanislavski diyor ya, imgelem gücü
olmayan adamın tiyatro sahnesinde işi yoktur diye…
-Bunun için ne yapıyorsun?
-Kendi kendime, olmayan kokuları kokluyorum, olmayan tatları tadıyorum, olmayan sesleri duyuyorum, olmayan görüntüleri görüyorum, bunlardan bir oyun çıkarıp..
-Olmayan seyirciye oynayacaksın !
-Kırma şevkimi hocam ya!

Ben de şevkini kırmayayım diyorum da, fena halde takıyorum şu seyirci sorununa! Yaşam sahnesindeki dönen oyunları seyre öyle bir kaptırmış ki kendini halkım, sahnedeki oyunları seyretmeye hiç niyeti yok!


TATLICININ ACI LAFI

Konuyla ilintili tatlıcı Sebo'yla laflıyoruz…

"İşler nasıl Sebo?"
"Kötü"
"Tatlıcı adamın yüzü sirke satarsa olacağı bu !"
"Bırak espiriyi durum ciddi…Adam çorbasını içecek. Salatasını yiyecek. Ondan sonra sıra tatlı yemeye gelecek de bizim dükkana uğrayacak…Senin tiyatroda işler nasıl?
"Daha kötü..Adam ana yemeğini yiyecek…Salatasını, meyvesini yiyecek…Sonra tatlı yiyecek…Üstüne kaymak koymayı isterse soluğu bizim tiyatroda alacak."
"Tiyatro tatlı üstüne konan kaymak oldu ha!
Vah vah…Senin iş daha kötüymüş..İyi oldu seninle laflamamız…Senin halini gördüm de içim ferahladı"

Bence Sebo acilen dükkanının adını " Sado" diye değiştirsin! Adam dostunun zor durumundan sadistçe zevk alır mı yahu? Söz konusu kişi Sebo'ysa alır!


SOYUT İŞE SOMUT TÜYOLAR

Kolay iş değil tiyatro sahibi olmak! Cep telefonu gibi somut bir cihaz satmıyoruz çünkü tiyatroda. Adam cep telefonunu almak için evirip çevirip inceliyor. Deniyor kurcalıyor. Aklı yatarsa alıyor… Söz konusu tiyatro olunca neyi evirip çevirecek. Tiyatro soyut bir kavram! Adam ikna olup bilet alsın diye karşısına geçip birinci perdeyi oynayamam ya!

Tiyatroya seyirci çekme konusunda çevremin bana verdiği tüyoları meslektaşlarımla paylaşmak istiyorum.

1-Tiyatrolar seyirci çekmek istiyorlarsa salonlarının adreslerini açık seçik versinler! Kafamız karışıyor.
( Yani, tutup kütüphanenin karşısı diye yazmayın.Milletin kafası karışıyor.Çantacının arkası, kebapçının bitişiği, dondurmacının yanı diye tarif etmelisiniz. Hele salonunuz bir futbol stadının tam karşısındaysa yaşadınız. Eliyle koymuş gibi gelir bulur sizi seyirci .Bulur dedik,bilet alır demedik. Hemen sevinmeyin!

2-Oyununuz komedi olacak.
(Çünkü seyircinin ilk sorusu budur."Gomedi mi?". Hani o eziyeti çekeceğiz
bari gülelim manasında…)

3-Oyuncular tanınmış olacak!
(Tabi, komedi oynadığınızda iş orada bitmiyor..İkinci can alıcı soruyu yapıştırıyor seyirci…" Tanınmışlardan kim var?" Sanki musluğu bozulduğunda kılibi olan muslukçuya yaptırıyor!

Ayrıca siz de çok iyi biliyorsunuz ki, çoğunluğun tanınmış saydığı sanatçıların çoğu "Adı çıkmışlar"…

Tiyatro seyircisi dediğin iki soru sorar. Oyunun yazarı kim? Oyunun konusu ne? Tanınmışlardan kim var sorusunu soranlar muhtemelen televizyon seyircileri. Oyunu izlemek için de gelmiyorlar. Ekranda gördüğü adamın " canlısını" görmek için bilet alıyorlar!

Tanınmışın yoksa o oyunu seyretmiyor adam. Altı adamın oynadığı oyunu izlemek yerine, gidip altı dilim baklava alıp yiyor.Midesi bayram ediyor!
Çoğunluk ruhunun da acıkabileceğinin farkında değil henüz !)


YEDEK TÜYOLAR

Yukarıdaki tüyoları tutturamadım diye yılma hemen tiyatrocu kardeşim, şunları da yap:

- Adam oyundan sıkıldı uyudu diyelim, hemen bir rüya yorumcusu tut ! Kenarda bir tarotçu bulundur veya! Geleceği söylesin!

- Astroloji hizmeti ver örneğin.Seyircilerimizin yıldız haritalarının gizemini çözsün bu astrolog.Geleceğine yakın olmak isteyenlere bir adım daha attırsın.Asıl burcunu bilip de yükselen burcunu merak edenlere de hizmet versin Yükselen burçla filan işim olmaz diyorsan, otur o zaman yükselen borcunu hesapla!

- Bak mesela masajcı tutabilirsin ( Sosyal masajcı !), oyun izlerken kasılıp kalmış seyirciye masaj yapsın!

- O da olmadı oyunun bir yerinde bir uzman çıkar bir haftada on kilo nasıl verilir onun reçetesini versin!

- Ya da çekilişle seyirciye çeyrek altın ver! Gişen çalışmıyor bari kafan çalışsın tiyatrocu! Altını sağlama al!


Ali Erdoğan (www.tiyatrodunyasi.com)

17.01.2008

9 Mart 2008 Pazar

ACILAR BIRAKMIYOR PEŞİMİZİ


Sevgili büyük teyzem Nazife Avcu'da babamdan 2 ay, küçük yeyzemden 6 hafta sonra yani 2.mart günü aramızdan ayrıldı...

İlginç bir hayata vedası var...

Babamı yitirdikten sonra annemin yanına gelmişti...

79 yaşındaydı ancak hiç bir hastalığı yoktu ve oldukça dinçti...

Ancak son bir hafta sürekli bir kaç günlüğüne köyüne gitmek istedi...

Çocukları ısrarına dayanamayıp 1 Mart günü götürdüler...

2 Mart günü yatağında öldü...


...yalandır cennet, yalandır cehennem...

...iyi uykular canım teyzem...