"16. ANKARA ULUSLARARASI TİYATRO FESTİVALİ" NDEYİZ
19 KASIM 2011 CUMARTESİ SAAT:20.00
Yenimahalle Belediyesi - Dört Mevsim Tiyatro salonu
Haber için : http://www.evrensel.net/news.php?id=9019

“Ben demiştim” demekten çok hoşlanmasam da, yaşananlar ister istemez insanı mecbur kılıyor böyle bir söyleme… Yaklaşık dört ay önce kaleme aldığım ÇAĞIN RUHU: PRİMUS INTER PARES başlıklı yazımda, konservatuarlar ve Devlet Tiyatroları’nın yetenek sınavı adı altında yapılan uygulamalı sınavlarında yaşanan şaibelerden bahsetmiş, “hepiniz eşitsiniz” yalanının, biz eşitler arasında birincilerimiz olduğunu fark ettiğimizde ne kadar örseleyici bir hal aldığını yazmıştım.
Geçtiğimiz hafta Devlet Tiyatroları yıllardır beklenen Stajyer Sanatçı sınavını yaptı. 419 aday arasından yedeklerle birlikte 86 kişiyi seçtiler kadrolarına. Konservatuar mezunu bir tiyatrocu olarak, yıllardır beklediğim bu sınava girip girmeme konusunda uzun uzun düşündüm ve sonunda Ankara yollarına düşmeme kararı aldım. Çünkü sınava giren öyle isimler vardı ki, onların “birincilerimiz” olduğunu tahmin etmek için kahin olmak gerekmiyordu.
Babalar ve Oğullar
“Eşitler arasında birinci” demek olan primus inter pares, çağın ruhu olarak hayat bulmaya devam ediyordu. Geçen hafta nihayetlenen sınavdan sonra, söylentiler aldı yürüdü yine. Tüm bu söylentilerin üstüne 4 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfası alışık olmadığımız bir haberi gözümüze gözümüze sokuşturdu… Akrabaların toplaştığı düğün evine dönüşmeye ramak kalmış bu kurum ve sınavıyla ilgili Selda Güneysu’nun haberi, derin “analizlere” ve yoruma sahipti aynı zamanda. “Sınavda torpil döndü” iddialarına meydan vermemek adına her adayın performansının kameraya kaydedildiğini baştan belirten Güneysu, sözü dönüp dolaştırıp Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürü’nün oğlu Doruk Nalbantoğlu’na getiriyordu. Küçük Nalbantoğlu’nun meziyetleri bir bir sayılarak, sınavı kazanmasının haklı gerekçeleri sıralanmaya çalışılıyordu.
“Nalbantoğlu sınav jürisinden tam puana yakın puan aldı.” (Meziyet sıralanacak ya, “tam puana yakın puan” kavramını icat ediyor Güneysu farkına varmadan!)
“Ankaralı tiyatro izleyicisi de Doruk Nalbantoğlu’nu yakından tanıyor.”
“Nalbantoğlu, tiyatro oyuncusu Erdal Beşikçioğlu’nun kurduğu Ankara Dip Sahne’de geçen sezon sahnelenen “Mojo” adlı oyundaki başarılı performansıyla adından sıkça söz ettirmişti.” (Görüldüğü gibi yalnızca Dip Sahne demek yetmiyor, popüler bir figür olan Beşikçioğlu, namı diğer sıra dışı polis Behzat Ç. de, nedenleri güçlendirici bir unsura dönüştürülüyor.)
“Televizyon dizilerinden de izleyicilerin yakından tanıdığı eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın kızı Gerçek Sağlar ise yedeklere kaldı.” (Küçük Nalbantoğlu için bundan daha iyi güçlendirici bir unsur olamaz. Kamuoyunun zihninde “baksana koca bakanın kızı bile yedeğe kalmış” düşüncesi oluşturularak, sınavın Nalbantoğlu’nun kazanmasıyla adil bir niteliğe kavuştuğu inancı yaratılmaya çalışılıyor sanırım. Oysa o kamuoyu şunun farkında olmalı, bu yedek diye tarif edilenler de kısa bir süre sonra kurum personeline dönüşecek.)
Cumhuriyet, devlet yetkililerinin yakınları adına yetkilerini kullanmaları durumuna yönelik işleyen genel tavrı, ters yüz ediyor. Babası kurum müdürü olan “oğul”un kuruma uygulamalı bir sınavla alınması (uygulamalı sınavların öznel değerlendirmeler içerdiğini bilmeyeniniz yoktur sanırım) nasıl kabul edilebilir kılınır, onun yolunu yordamını arıyor. Biraz daha zorlasa küçük Nalbantoğlu bir fenomene dönüşecek neredeyse… (Bu baba-oğul ilişkisinin meyveleri başka bir bakanlık veya genel müdürlükte toplansaydı, görürdünüz siz Cumhuriyet’in feveranını!..)
İlahi Cumhuriyet, bu kadar “kefarete” ne lüzum vardı ki!.. Birilerinin kefaretini ödeme çabasına girerken, Anadolu’nun dört bir yanında tiyatro yapmaya çalışan 333 kaybetmiş mazlumu acıttığının farkında bile değilsin, yazık sana!.. Sırada bu sahipsizlerin, babasız yetimlerin, umudu duvara toslamışların kefareti var, bilesin!..
Bu yazı, sınava hepimiz eşitiz inancıyla girip kaybetmiş mazlumlara armağan olsun!.. Ne mutlu tiyatroyu hala sevene!..
HAMİŞ: 45 yıllık Cumhuriyet okuru olan bir babanın oğlu ve yaşadığı ahlakı savunabilen bir tiyatrocu olmam hasebiyle, bu yazıyı kaleme almayı görev bildim!..
Kazım GÜÇLÜ - http://www.meydangazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=94&ArticleID=5454

Ali Taygun (1943 - 2009 İstanbul)
Geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Taygun, bir süredir de akciğer kanseri tedavisi de görüyordu. Taygun, 21 Aralık pazartesi günü Şehir Tiyatroları Fatih-Reşat Nuri Güntekin Sahnesi'nde düzenlenecek törenle son yolculuğuna uğurlanacak. Taygun'un cenazesi, törenden sonra Teşvikiye Camisi'nde kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.
Robert Kolej’i bitirdikten sonra aynı okulun yüksek bölümünü (İngiliz Dil ve Edebiyatı) tamamlayan sanatçı, 1969 yılında ABD’de Yale Üniversitesi’nden Tiyatro yönetmenliği dalında “Master of Fine Arts” derecesi ile mezun oldu. Eğitiminin ardından bir süre Kent Oyuncularıkadrosunda çalışan Taygun, 1974'te Şehir Tiyatroları'na girdi. Ankara Birlik Sahnesi’nde, Ankara Çağdaş Sahne’de, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda ve Ankara Devlet Operası’nda oyun sahneledi. 12 Eylül Darbesinde tiyatrodan uzaklaştırılan sanatçı, “Barış Davası” nedeniyle gözaltına alındı, on yılını mahkemelerde ve tutukevlerinde geçirdi.
1989 yılında hakkındaki bütün davalardan beraat etti. Aynı yıl Helsinki Watch adlı kuruluş tarafından onurlandırılan dünyanın önde gelen on insan hakları gözlemcisi arasında yer aldı ve Danimarka’daki PL Vakfı’nın ödülünü Amnesty International ile paylaştı. Yargılandığı suçlardan aklanmasının ardından Şehir Tiyatrolarına döndü. 1993’ten bu yana TV yapımcılığı da yapan Taygun başta Shakespeare olmak üzere İngilizce’den birçok oyun çevirdi, uyarlamalar yaptı ve “Masal Bahçesi” adlı bir oyun yazdı. 1977’den bu yana birçok gazete ve dergide tiyatro, seyirlik sanatlar, estetik, felsefe ve siyaset konularında yazı ve makaleleri yayınlandı.
1996 yılında Habitat açılışı için çok ses getiren “Lirik Tarih Gösterisi”'ni tasarlayıp gerçekleştirdi. Birçok sinema ve dizi filmde, tiyatro oyununda rol aldı. Halen İstanbul Şehir Tiyatrolarında yönetmen kadrosunda görevli olan Taygun aynı zamanda Yeditepe Üniversitesinde tiyatro dersleri vermekteyken 16.12.2009 tarihinde vefat etmiştir.
(kaynak: wikipedi)
…bugün tiyatronuzu kurarlar, yarın zihninizde başköşeye kurulurlar…
Neden mi?
Çünkü en başta tiyatrocular sanatlarına sahip çıkmamışlardır. Sanatı ayakta tutmak için emek harcamak, ter dökmek yerine, patricilerden, burjuvalardan, patronlardan ve devletten -iyimser bir deyimle- medet ummuşlardır. Ancak sanat eleştirel ve devrimci oldukça sanattır. Peki ödenekli tiyatronun eleştirel, sorgulayıcı, ilerici olması, gerçek anlamda sanat üretebilmesi mümkün müdür?
